23 Ekim 2009 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #3: Morg Bekçisi Coffey ve Maç Ortasında Gelen Amerikalı

Basketbol diye bir oyunun varlığını öğrendiğimde 9 yaşındaydım. Yıl 1971, İzmir’de yaşıyoruz ve rahmetli babam, beni elimden tutup Akdeniz Oyunları’ndaki bütün yarışmalara götürüyor. Atletizm, yüzme, futbol, güreş, boks… Hepsi müthiş heyecan verici. Ama hiç unutulmayan, beynime mıh gibi çakılan anlar iki spor dalına ait: Tramplen atlama ve basketbol.

1968 Mexico City Olimpiyatları’nda kule atlamada altın, tramplende gümüş madalya kazanmış İtalyan Klaus Dibiasi için İzmir’deki Akdeniz Oyunları, bir yıl sonra Münih’te yapılacak olimpiyatların provası gibi… Havuzdan metrelerce yükseklikte kulenin üzerinde bir mum gibi amuda kalkan, sonra saltolarla, taklalarla havada adeta bir tesbih böceğine dönüşen ve suya bir bıçak gibi saplanan mucize adamı hayretle izliyor çocuk gözlerim. Ve Türkiye-Yunanistan basketbol maçı: Komşu’yu yarı finalde farklı yeniyoruz. Bütün hatırladığım, hınca hınç dolu Atatürk Spor Salonu’nda ancak çok yukarılarda bir yer bulabildiğimiz ve o gün kırmızı formayla oynayan bizim takımın, özellikle hızlı hücuma çıkarken sahada çok güzel gözüktüğü… Basketbol aşkım o gün oracıkta başladı büyük olasılıkla. Milli takımın antrenörü Yalçın ağabeymiş (Granit) meğer… Bunu da yıllar sonra, Yalçın Abi ile tanışınca öğreneceğim.

Babamın elinden tutmadan, kendi kendime (ya da arkadaşlarımla) gittiğim ilk basket maçı 1976-77 sezonunda olmalı. Çok net hatırlamıyorum. O sezon İzmir’i ligde temsil eden Karşıyaka’nın kadrosunda yabancı oyuncu yoktu. Fakat bir sonraki yıl, Kafkaf da modaya uydu ve bir Amerikalı getirdi.

Eczacıbaşı, NBA’den önceki profesyonel lig olan ABA’nın parkelerinde bir hayli toz yutmuş olan Frank Card’ı almış, Tofaş kadrosunu, bugüne kadar gördüğüm en şekilsiz şut stiliyle atan, ama acayip sokan solak Yugoslav Kotaraç’la güçlendirmiş, Yenişehir Meysu bir yıl önce Galatasaray formasıyla büyük iş yapan Benjamin McGilmore’u transfer etmişti. Yeni Asır gazetesi, Karşıyaka’nın da Amerikalı bir oyuncu getirdiğini yazıyor, biz de onu sahada görebilmek için maçları iple çekiyorduk.

Sonunda tanıştık Ernest Coffey’le… 1.94-1.95 boylarında, uzun kollu, çok kalın bacaklı, sıçradığı zaman yere inmesi için herkesin saniyelerce beklediği müthiş bir atletti. Hangi kolejden gelmiş olduğuna dair bir bilgim yok. Zaten o zamanlar bu tip şeyleri bilmezdik. Türkiye Ligi’nde oynayan bazı Amerikalılar, NATO göreviyle Karamürsel, Gaziemir ya da Mürted gibi üslere gelmiş Birleşik Devletler ordusuna mensup askerlerdi, NCAA kariyerleri yoktu. Yerel basın, Coffey’nin, İzmir’e gelmeden önce memleketi olan Cleveland’da morg bekçiliği yaptığını yazmıştı. Doğru mudur bilemem, onların yalancısıyım.

Karşıyaka eşofmanlarının Coffey’nin kalın bacaklarını saramaması ve adamcağızın ısınmalara mecburen şortla çıkması, bir maç öncesi smaç yaparken kırdığı çember yüzünden karşılaşmanın yaklaşık bir saat geç başlaması, bir başka maçta kafasını potaya çarpıp kısa bir baygınlık geçirmesi, o günlerden aklımda kalmış bazı detaylar. O sezon Karşıyaka’nın uzunları Şadi ile Celal’di. Milli Takım kadrosunda da yer alan ve biri 2.00, diğeri 2.03 boyunda olan bu uzunların (!) yanında, 3 numara pozisyonu her daim Nadir Vekiloğlu’na (Arda’nın babası) aitti. Bu durumda Coffey’e 2 numara kalıyordu. Dış şutu pek güvenilir olmayan, genelde açık saha oyununu seven Amerikalı, sayılarının çoğunu çembere giderek, yakın mesafeden buluyordu. Tribünleri ayağa kaldıran akrobatik hareketleri, kendisinden çok daha uzun oyunculara yaptığı inanılmaz bloklar vardı, tamam da, sete sete hücumlarda bazen kaybolup gidiyordu.

Karşıyaka, Ernest Coffey’li iki sezonda Eczacıbaşı, Efes Pilsen, Tofaş gibi geniş bütçeli takımların hemen altında yer almayı, Türkiye’yi Koraç Kupası’nda temsil edecek dereceler yapmayı başardı. Ve federasyonun ligde yabancıları yasakladığı 1979-80 sezonu geldi çattı. Avrupa Kupası’nda yabancılara izin vardı ama hiçbir Amerikalı, sadece birkaç maç için Türkiye’ye gelmeyi kabul etmiyordu. Coffey de morgdaki eski işine dönmüştü galiba… O günlerde İzmir gazeteleri, Karşıyaka’nın bir Amerikalı ile görüştüğünü, Coffey’den çok daha iyi olan bu oyuncunun gelmesinin an meselesi olduğunu haber verdi. Ama maç günü de çok yaklaşmıştı. Kırmızı-yeşilli ekip, eşleştiği Belçika temsilcisi Fleurus ile ilk maçı içeride oynayacaktı. Ne kadar kaliteli olursa olsun, takımla doğru dürüst antrenmana çıkmadan, bir yabancı oyuncu nasıl faydalı olabilirdi ki?

Kafamızda “Amerikalı var mı, yok mu?” sorularıyla salonun yolunu tuttuk. Takımlar sahaya çıktı, Karşıyaka’da yeni bir yüz yok. Ama koç Atakan Karakaplan ile yönetici Ateş Özerk’te bir tedirginlik var; dönüp dönüp tribüne, kapılara doğru bakıyorlar. Fısıltı gazetesi hemen devreye girdi: “Amerikalı yoldaymış, yetişecekmiş.”

Maç başladı bu arada. İlk yarı kafa kafaya gidiyor. İşte tam o sırada Karşıyaka bench’inin arkasından başlayan bir alkış duyuldu. Döndük baktık, sırtında ceketi, kolunun altında spor ayakkabıları olan 2 metre civarında bir zenci, merdivenlerden iniyor. Kıyamet koptu. Tamam, şimdi bitireceğiz Belçikalıların işini! Adamcağız da daha bir saniye bile oynamadan bu kadar ilgiye mazhar olmanın verdiği utangaçlıkla boynunu büktü, soyunma odasına doğru koştu.

O Amerikalının lisans işlerini nasıl hallettiler, ona uygun formayı nasıl buldular hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim, ilk yarının ortalarında oyuna giren ve adını bilmediğimiz bu oyuncunun hiç de fena olmadığıydı. Ertesi gün gazetelerden öğrendik ismini: Rolan Cowen’mış ve 11 sayı atmış (Bu bilgileri bana hatırlatan “Türk Basketbolunun 100 Yıllık Tarihi” kitabına ve yazarı Mehmet Durupınar’a teşekkür borçluyum).

Ne yazık ki, Cowen’ın sayıları tura yetmedi. O gün “Amerikalı geldi, geliyor” ruh haliyle hiç konsantre olamayan Türk oyuncuların tutukluğu yüzünden, ilk maçı evinde 58-69 kaybeden Kafkaf, ikinci randevuda çok uğraşmasına rağmen, tura yetecek skoru bulamadı. Roland Cowen’ın Türkiye macerası da bu kadarla kaldı. Muhtemelen iyi bir oyuncuydu ve kurallar izin verse, belki de uzun yıllar Türkiye’de oynayacaktı, garibim…

Geçenlerde Eurobasket’ten baktım. O gün Karşıyaka’yı eleyen Fleurus, şimdi Belçika ikinci liginde. Cowen’ın ahı tutmuş olmalı.

Yiğiter Uluğ

15 Yorum Yapılmış:

Alphan Aksoylar dedi ki...

Teşekkürler Yiğiter abi, bizi 30-40 yıl önceki Karşıyaka'mıza götürdüğün ve görmediklerimizi görmüş gibi hissettirdiğin için...

Adsız dedi ki...

Süper...

hasanerdem dedi ki...

Okumaya doyamadığım bir yazı daha. Hem de bu sefer Karşıyakam'dan bahsediyor, daha ne olsun. Ellerine sağlık Yiğiter Abi...

buğra dedi ki...

neden bu kadar salak bir romantiğim bilmiyorum. hiç tanımadığım insanlarla ilgili bir yazıyı okurken gözlerim doluyor. kendimi o gün atatürk spor salonunun tribinündeymiş gibi hissettim. basketbolun bugününden çok geçmişini seviyorum. amatör ruhu. yiğiter abi çok teşekkürler. her yazını büyük bir iştahla okuyorum. ayrıca bunlari ve daha fazlalarını bir kitap haline getirebilirsen okumaktan büyük zevk alırım.

EmreKSK dedi ki...

Yiğiter Uluğ'da Karşıyakalı imiş; bilmiyordum, öğrenmiş oldum.

cannksk dedi ki...

Helal Yiğiter Abi , büyüksün

domatefendi dedi ki...

yigiter abi'nin ricası ile yazıyorum. ben de o macta idim. ama benim hatırladıgım , cowenin ucagı rotar yapmıstı. mactan once bizimkiler cowen yetissin diye salonun elektriklerini kesmisti. o donemde izmirin havaalanı ciglide idi. coweni taksiyle getirirlerken takside ustunu degistirmislerdi bizimkiler. salona yaklasırken adam ısınsın diye tren garının orada taksiden inmis salona kadar kosarak gelmisti. tribunden seyircilerin arasından salona inmisti ve allahın bir hikmeti ile o anda elektrikler gelmisti ve mac baslamıstı. lisansını nasıl cıkardılar valla bilmiyorum ama ates abiye soracagım ben de merak ettim.

emre, yigiter abi o donemde izmirde yasayan her basketbol sevdalısı gibi ksk maclarını kacırmazdı ama futbolda (yanlıs bilmiyorsam) goztepeli idi. cok goztepeli vardı ksk basketbol tribunlerinde o yıllarda.

bu arada eline ve diline saglık yigiter abi. ne gunlerdi ama...

Yiğit Gökçehan Koçoğlu dedi ki...

Teşekkürler Yiğiter abi. Çok güzel bir yazı.

Adsız dedi ki...

çok güzel bi yazı

saLsa dedi ki...

Bu arada elinde Coffey ya da Cowen'ın resmi olan varsa mail yoluyla bana paslasın ki, resmi ekleyelim yazıya..:)

saLsa

deep dedi ki...

benim icin de unutulmaz olan 86-87 sampiyonluk macidir. Türkiye basketbol camiasinda bu kadar eski Karsiyaka'lilarin olmasina ragmen cok kötü bir lobimiz var tbl'de. Biz her zaman tbl' nin kötü cocugu muamelesi görüyoruz.
Su dünyada Karsiyaka'nin basketbolda bir kez daha sampiyon oldugunu göreyim baska da bisey istemem...

Erinc Atilla dedi ki...

ellerine saglik yigiter abi...gormedigimiz sadece dinledigimiz hikayeleri, tarafsiz sayabilecegimiz bir basketbol duayeninden tekrar okumak inanilmaz bir zevk...

keske yeterli maddi gucumuz olsaydi da su anda yine ligin altini ustune getirebilseydik...avrupa deplasmanlari icin ucak bileti bakabilseydik...

Adsız dedi ki...

Anıl Abdi ipekçide oynanan partizan-badalona maçı var onunla da ilgili bi yazı yazarsa seviniriz, son saniye üçlüğüyle partizan almıştı

Erman dedi ki...

Öncelikle yazının harika olduğunu okumaya doyamadığımı belirtmek istiyorum.
İkincisi ise yazıda sizlerde dikkat etmişsinizdir o sezon şube başkanı öz ve öz Karşıyakalı Ateş abi, Koç Atakan Hoca, Uzunlar Celal Arısan, Şadi Olcay, forvette Nadir abi(Vekiloğlu). O dönemde oldukça başarılı olan bu tablo size birşey hatırlatıyormu?
Tıpkı 87 sezonundaki şampiyonluk gibi herkes Karşıyakalı herkes bu önemli büyük altyapıdan çıkan oyuncularla kurulu.
Özümüze dönmeliyiz Altyapımıza bakmalıyız, ona kulak verip destek olmalıyız.. Mete hocamızın liderliğinde ülkenin en önemli altyapı antrenör kadrosu ile güzel günler Karşıyaka'mızı bekliyor. Yeter ki bizlerde üzerimize düşen görevleri yerine getirelim

domatefendi dedi ki...

ates abiye sordum. cowen TBL de oynamayacagı icin buradan lisans cıkarmamıs. fibaya rahmetli osman solakoglu telefon etmis onun ricası ile , pasaport resim filan olmadan , bilgileri telefon ile vererek lisans cıkarmıslar posta ile yollamıs fiba daha cowen turkiyeye gelmeden.