9 Aralık 2009 Çarşamba

Çetin Yılmaz Röportajı (Salsabasket Özel)

Çetin Yılmaz... Şimdilerde Spormax ekranlarında basketbol yorumculuğu yapmakta olup bu konudaki performansıyla kimilerine göre beğenilen, kimilerine göre beğenilmeyen bir basketbol koçu. Son koçluk deneyiminde TTNet Beykoz ile oldukça kötü bir yarım sezon geçirmiş ve sonra istifa etmişti. Genç arkadaşlar onu bu kadarlık performansıyla hatırlayabilir ama geçmişte şimdilerin iki birleşmiş takımı F.Bahçe ve Ülker'e ayrı ayrı şampiyonluklar kazandırmış, kupalar kazandırmış, Avrupa'da başarılı maçlar çıkartmış, A Milli Takım koçluğuna kadar yükselmiş biri kendisi. Takdir edip etmemek kişilere kalmış ancak kendisi kağıt üstünde kazandığı kupalara bakarsanız Türkiye'nin en başarılı koçlarından biri. Bana göre ise bunların dışında, keyifli ve özel bir ağabey kendisi. Neden? Daha önce de yazmıştım, 6. Adam dergisindeki ilk röportajım onunla idi. TTNet Beykoz sezonunda. Bana 'Ben sana uğurlu geleceğim' demişti, unutmuyorum. Ve şahsen uğurlu geldiğini de düşünüyorum. Ha ben ona uğursuz geldim, takım küme düştü, o ayrı. :) Esprili kişiliği ve hepsinden önemlisi kendisiyle ilgili yapılan esprilere de gülebilmesini sağlayan kendiyle barışık yapısı en can alıcı tarafları kuşkusuz. F.Bahçe Ülker - Darüşşafaka CT maçından sonra beni konuk ettiği evinde, tüm sıcaklığıyla verdi röportajı. Eşi Çiğdem hanıma ve Çetin hocama tekrardan teşekkürler diyerek, bu keyifli röportajı yayınlıyorum. Buyrun buradan okuyabilirsiniz.

- Öncelikle koçluğa nasıl başladığınızla girmek istiyorum konuya. ODTÜ mezunusunuz, ODTÜ’de bıkmadan usanmadan basketbol seçmelerine katıldığınızı, boydan ötürü tercih edilmediğinizi, en sonunda oradaki yetkililerin ‘Madem bu kadar ilgilisin, işin teknik taktik kısmında değerlendirelim seni’ demesiyle koçluğa adım attığınızı okumuştum. O zamanları ve o süreci bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Seçmelere gittim ama dönemin ODTÜ yıldız takımı da Türkiye şampiyonu. Hayli iddialılar yani. Bana şöyle bir baktılar, boy kısa, yetenek az. Seçmediler. Neyse antrenman başlayacak, koç (Timur abi) düdüğü çaldı. Herkes ortaya toplandı. Ben de sanki seçilmişim gibi gittim oraya. Koç dedi ya oğlum sen seçilmedin ki, geç şuraya otur. Neyse ben oturdum, idmanı seyrettim. Ertesi gün yine aynı olay, sonraki gün yine aynı olay, insanlar da artık adımı öğrendi. Beni görünce ‘Çetin sen geç otur’ falan diyorlardı. Ama ben bu sırada kendi idmanlarımı da düzenli bir şekilde yapıyorum kendi çapımda. Kafaya takmışım yani olayı. 6 ay boyunca ben her idmana gidiyordum ama katılamadan kenara çıkıyordum. Ancak bir gün acayip bir kar yağdı ve 9 kişi gelebildi sadece. 5’e 5 idman yapılacak 1 kişi eksik. Koç ‘Gel bakalım’ dedi, o gün bir girdim sahaya, öylece de basketbola adımımı atmış oldum. İdmanlarımı o müthiş ODTÜ takımıyla yaptım ama başka bir altyapı takımında lisanslı olarak oynadım, sonra istatistik tutmaya başladım ODTÜ’de, getir götür işlerini yaptım, insanlar şevkimi görünce beni seminerlere gönderme kararı aldılar, kurslar, eğitimler derken yolumuz açıldı ve koçluk maceram bu şekilde başladı.

- Son dönemde birçok takımla adınız anılıyor. Ancak basına resmi olarak yansıyan son teklif Kepez’di. Hem Kepez’i neden reddettiniz sorusunu hem de son dönemde adınızın anıldığı F.Bahçe Ülker ve G.Saray Cafe Crown takımlarından gerçekten teklif aldınız mı sorusunu cevaplayabilirseniz sevinirim.
Kepez’in bana teklifini ilk olarak ilettiği zaman daha Halil Üner ile yollar ayrılmamıştı. Ve ben bu şartlarda herhangi bir görüşme yapmanın etik olmayacağını düşündüm. Halil Üner’le olan ayrılığınız resmileşirse o zaman görüşebileceğimizi söyledim kulüp başkanına. Sonrasında kulüp başkanı beni aradı, Halil Üner’le ipleri koparttıklarını ve benle görüşmek istediklerini belirtti. İkna oldum ve gittim görüşmeye. Ancak görüşmeye girmeden önce Halil Üner’le aslında konuşmadıklarını öğrendim. Ve bu bende negatif bir etki yarattı. Sonrasında yaptığımız görüşmelerde de bana sunulan organizasyon yapısının aradığım niteliklerde olmadığı kanısına vardım ve maddi anlamda oldukça iyi olan tekliflerini nedenleriyle beraber izah ederek geri çevirdim. Olay bundan ibarettir.

Şimdi dönüp baktığımda da bu kararımda isabet sağladığımı düşünüyorum. Ben bu zamana kadar hep kurumsal anlamda düzen sahibi takımlarda çalıştım. Aksi ortamda ben koçluk yapamam. Ben paraları ödenmeyen, organizasyonel bozuklukları olan, idari sıkıntılar yaşayan bir takımda çalışabilecek yetenekte değilim. Yanlış anlaşılmasın, bu megalomanlık değil, sadece kurumsallıktan uzak yerlerde çalışamıyorum, öyle bir kabiliyetim yok ne yazık ki. Yoksa ben koçun hayal edebileceği çoğu başarıyı yaşamış, başarısızlıklardan da ders çıkartmayı gayet iyi bilen biriyim.

Gelelim diğer konuya. F.Bahçe Ülker’den hiçbir şekilde bir teklif almadım kesinlikle. Burada kesin ve netim. G.Saray Cafe Crown ile olan olay da şöyleydi: Yeni teknik ekip (Nur Gencer, Cem Akdağ.. vs.) açıklanmadan önce bir menajer aracılığıyla bana ‘Düşünür müsün G.Saray koçluğunu?’ diye bir soru geldi. Ancak ortadaki karmaşa havası ve sezon ortasında olmamız nedeniyle çok sıcak bakmadığımı ilettim o menajere. Sonrasında yeni teknik ekip açıklandı. Nur Gencer çıkıp ‘Çetin Yılmaz’ı istemedik, iki başlı olacaktık, bu kabul edebileceğim bir şey değil’ dedi. Kendi fikridir, kendi görüşürüdür. Ancak sonrasında Nur Gencer görevden alındı ve bu esnada yönetimin içindeki bazı kişilerden Çetin Yılmaz ismini duyup, bir şeyleri kafasında kurmuş ve ‘Çetin Yılmaz takımın başına gelebilir’ diye bir demeç vermiş. Ben aradım kendisini ve durumu ilettim. Böyle bir isteğimin ya da çabamın olmadığını, bana gelen teklifin ne zaman ve kimler aracılığıyla geldiğini belirttim. O da hatasını kabul etti. Ben eğer ki bu yanlış anlamayı düzeltmek adına bir demeç daha verirsen beni sevindirirsin dedim, ‘Elbette’ dedi ama şu ana kadar herhangi bir açıklama yapmadı. Belki vakit bulamamıştır, bilmiyorum.

- Koç olarak son deneyiminizi TTNet Beykoz takımı ile yaşamıştınız. 2 sezon küçük bütçelerle ligde tutunmayı başaran Beykoz, 100. yılında TTNet sponsorluğunda, milyon dolarlar harcadığı ve gayet iddialı girdiği bir sezonda küme düştü. Siz gerçi sezon ortasında istifa etmiştiniz ama neydi oradaki problemler? Öğrenebilir miyiz?
Esasında sezona fena başlamadık ama Umut Görür’ün sakatlığı sonrasında işler tersine döndü, oyunculardan verim alamamaya başladık, kötü gidiyordu her şey ve işin kötüsü ben koç olarak tüm bilgimi kullanmama rağmen bu kötü gidişi durduramıyordum. Sorunun bende olabileceğini düşündüm ve tüm takımı, yönetimi toplayıp istifa kararımı açıkladım. Bu hamlemdeki amaç takıma bir şans vermekti. Sonuçta başarıda olduğu gibi başarısızlıkta da pay sahibidir koç. Ve ben böyle düşünüp istifa ettim. Ama yine de olmadı, takım küme düşmekten kurtulamadı. Elbette çok üzüldüm. Tüm sorumluluğu da üstüme alıyorum o sezonla ilgili. Bunu hem kulüp yönetimine, hem oyuncularıma, hem de yardımcılarıma söyledim, yine de söylerim. Ancak şimdi dönüp başarısızlığın nedenleri ne olabilir diye düşününce bir kere takım çok geç kuruldu. Transfer edebileceğimiz oyuncular sınırlıydı ve seçme hakkımız yok gibiydi. Bir diğer neden, oyun kurucu olarak aldığımız Gregory Grays’in arzu ettiğim verimlilikle oynamaması olabilir. Ve elbette yerli oyuncularım da beni o yıl biraz şaşırtmışlardı. Ne skor olarak ne de mücadele olarak onlardan beklediklerimi bir türlü verememişlerdi. Ama demin de dediğim gibi kimseyi suçlamıyorum. O sezonla ilgili tüm sorumluluk benimdir.

- Benzer bir son da yıllar önce Beşiktaş’ta yaşanmıştı. Beşiktaş o yıl sizin yönetiminizde girmişti sezona, sonra siz sezon ortası ayrıldınız, siyah beyazlı takım küme düştü. Ama hülle yoluyla yeniden 1. lige çıkmışlardı. O döneme de değinebilir miyiz madem açıldı konu?
Orada da işler kötü gitmişti. Aslında tıpkı Beykoz’da olduğu gibi başlangıçta işler güzeldi ama sonra takımın önemli oyuncularından Hüsnü’nün sakatlığıyla çok zorlandık. Ben Ülker’den ayrılıp da gelmiştim Beşiktaş’a. Sonra 5 ay geçti, ben yeniden Ülker’e döndüm. O yıl çeyrek final yaptık, sonraki sezon da şampiyon olduk zaten. Beşiktaş’taki kötü sezonda da hatanın büyük kısmı yine bende diye düşünüyorum. Şöyle ki: Takımın çekirdek kadrosunu bozdum ben. Daha iyi bir kadro kuracağım diye, takımın oturmuş kadrosuyla biraz oynadım açıkçası. Orada bir hata yaptığımı düşünüyorum şimdi açıkçası. Ömer Saybir’i, Çağatay Çırpıcıoğlu’nu falan göndermiştik. Bence oradaki önemli nokta da buydu. Eleştiriler de fazlaydı orada. Bırakmaktan başka çarem kalmamıştı.

- TTNet Beykoz’dan bahsettik, o sezon yardımcı koçunuz Okan Çevik’ti. Zaten siz istifa ettikten sonra da bayrağı o devralmıştı. Geçen ay yaşadığımız, Okan Çevik’in de başrolde olduğu forma skandalıyla ilgili görüşleriniz nedir?
Üzücü. Çok üzücü hem de. Bu konuda yazılmadık, konuşulmadık hiçbir kelime kalmadı zaten. İlave edilecek bir şey bulamıyorum kendi adıma. Sadece üzücü.

- Koçluk yaparak stresli bir hayat üzerinden para kazanmak mı, yoksa yorumculuk yaparak stressiz bir şekilde para kazanmak mı?
Koçluk tabii ki stresli bir meslek ama orada sürekli olarak bir şeyleri yakalamak adına ortaya konan bir çaba, sürekli olarak bir hedefin var. Ki benim hala koç olarak hedeflerim var. Şampiyonluk kupasını tekrardan kaldırmak, Avrupa’da başarılar kazanmak gibi. Bu işin keyifli tarafı bu.

Yorumculuğun stressiz ve sakin oluşunun dışında bir diğer güzel tarafı ise yıllarca edindiğin birikimleri, tecrübeleri, bildiklerini insanlara aktarabiliyor olmak. Benim Türkiye’nin en iyi yorumcusuyum gibi bir iddiam yok, hatta yorumcuyum bile demiyorum kendime. Sadece kendi bildiklerimi insanlara aktarıyorum orada. Maçları izleyenlerin de beni yorumcu olarak değil de yahu yıllarca üst düzey takımlarda çalışmış, Avrupa maçları oynamış, Milli Takım çalıştırmış bir antrenörün maça bakışı nasıldır, maçı izlerken neler hissediyormuş sorularına cevap bulabildikleri bir ağabeyleri olarak görmelerini istiyorum. Benim bütün bu paylaşımları yaparkenki tarzımı beğenen olur, beğenmeyen olur bu başka bir şey. Ama o demin dediğim bir koçun bakış açısını öğrenebiliyor olmak insanlar için ayrı bir tat olsa gerek diye düşünüyorum. Alınan bir molanın, değiştirilen bir savunmanın ne amaçla yapıldığını öğrenmek güzel bir şey bence. Bir de insanların yahu bu adam neyi yanlış söylüyor diye değil de, neyi doğru söylüyor diye dinlemeleri gerektiği fikrindeyim. Bu bir felsefedir sonuçta.

- Yorumcu Çetin Yılmaz’ı yorumlayabilir misiniz? Şeklinde olacaktı bu sorum ama yanıtını bir önceki cevapta aldık gibi oldu biraz.
Şöyle tanımlayabilirim aslında. Bir kere herkes emin olsun ki objektif olmaya çalışıyor değil, objektifim. Benim yorumculuk esnasında subjektif olduğum tek bir taraf var. O da mücadele eden, işin özellikle savunma kısmına emek veren oyuncuyu takdir etmek. Burada hangi takımın oyuncusuymuş falan önemsiz benim için. Ben renk körüyüm bu konuda. He ama Avrupa maçlarında tüm Türk takımlarından ‘Bizim takım’ diye bahsediyorum. Ki burada da bir yanlış yaptığımı düşünmüyorum.

Ben şunu söyleyeceğim: Bir insanın basketbol bilgisi yetersizse ve o insan bir de üstüne üstlük herhangi bir takıma körü körüne bağlıysa ben ne söylersem söyleyeyim, nasıl konuşursam konuşayım, o kendi bildiği ya da anlamak istediği gibi anlayacak yorumumu.

- Spormax’te Pazartesi günleri yaptığınız Basketmax programı hakkındaki düşünceleriniz nedir? Ben kendi adıma ufak bir eleştiri getirme hakkımı kullanarak programın ekrana yansıyan halini olması gerekenden çok daha kalitesiz buluyorum açıkçası. İstatistik kağıdından bakılarak ‘Aaa bu ne yapmış, bakalım bakalım’ demek, ya da 2 dakikalık maç görüntüsünde oynadığı çok net bir biçimde seçilen Hakan Demirel için ‘Hakan’ın yokluğunda Daçka çok top kaybı yaptı’ demek bana biraz baştan savma hissi uyandırıyor programla ilgili. Bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum.
Ben bir kere seyretmediğim bir maçı yorumlamıyorum kesinlikle. Ama istatistik kağıdından maça etki etmiş olabilecek istatistiği söylüyorum sadece. İzlemediğimi belirtiyorum ama her seferinde.

- Yok ama ben de zaten izlediğin bir maç ile izlemediğin bir maçı aynı detay genişliğinde yorumla demiyorum koç. Ama artık takımları biliyoruz hepimiz ligdeki. Haftada en az 4 maçı canlı yayınlıyor TV ve izliyoruz. Takımların dinamiklerini ve istatistik kağıdına bakınca neyi yapmak isteyip de yapamadığını, ya da o gün ona zorluk çıkartmış şeyin ne olabileceğini görebiliyoruz. Benim eleştirim programın genel gidişatı. Yoksa neden her maçı aynı detay genişliğiyle yorumlamıyorsunuz değil. Sadece çok üstün körü gidiliyor gibi bence o programda. Ligin resmi yayın kuruluşu olan kanalda daha kaliteli bir haftalık program bekliyorum şahsen ben bir izleyici olarak.
Anlıyorum, eleştirilerini dikkate alacağımdan emin olabilirsin. Ama ben de şunu söyleyeyim, ben maç anında durumu yorumlamayı çok daha seviyorum. Bu programda konuşmaktansa maçı maç anında yorumlamayı tercih ederim şahsen.

- Madem eleştirilere başladık, şuradan devam edeyim. Neden TV’lerde ya da başka platformlarda, gerçekten çok bilgili olan, TBL’yi, Euroleague’i, NBA’i takip eden, yorumlayan, güzel de yazıp konuşan gençler şans bulamıyorlar? Neden hep aynı isimleri dönüp dönüp izlemek zorunda bırakılıyoruz. Bu konudaki fikirlerinizi de merak ediyorum şahsen.
Açıkçası bunun cevabını bilemiyorum. Aslında hangisi doğru onu da bilemiyorum. Belki gerçekten tecrübeli insanların bunu yapması doğrudur, belki de genç, hevesli arkadaşların bunu yapması doğrudur. Belki her ikisinin sentezi en doğrusudur. Ama televizyoncu olmadığım için bu konuda sağlıklı bir yorum yapabileceğimi düşünmüyorum.

- İngilizce terimler kullanıyor oluşunuz hakkında bir eleştiri geldi Salsabasket okuyucularının bazılarından. Bu konu hakkındaki yorumlarınız nedir?
Öncelikle çok teşekkür ediyorum o arkadaşlara. Onları çok iyi anlıyorum, önemsiyorum ve ciddiye de alacağım. Emin olabilirler. Ancak onlarında beni anlamalarını istediğim bir şey var. Basketbola adım attığım 17 yaşından beri basketbolun literatürü İngilizce. Benim verdiğim taktik, soyunma odam, izlediğim bir DVD, okuduğum bir kitap.. Hepsi İngilizce. Tamam ben difensiv ribaund demeyeyim, savunma ribaundu diyeyim. Ama orada da ribaund kelimesi var. Ribaund kelimesinin karşılığı hava topu değil. Ne bileyim, alley-hoop’un Türkçe karşılığı yok, tip-in kelimesinin Türkçe karşılığı yok. Penetre etmek mesela. Bunun yerine delmek kelimesini kullandım bir kere, vay efendim sen nasıl bizim takımı delersin diye tepki aldım. İşin bir de bu komik yanı var. Ben kesinlikle kendimi savunmak için söylemiyorum bunları, dediğim gibi eleştirileri yapanları da anlayışla karşılıyorum. Ama onlar da beni anlayışla karşılasınlar istiyorum. Son olarak, bir arkadaş ‘Tough defence’ dediğimi söylemiş, ben öyle bir ibare kullanmadım bugüne kadar.

- Hıncal Uluç da sizi eleştiriyor sık sık. Tanjevic’i eleştirememeniz ile alakalı olarak.
Ben bunun cevabını verdim. Bu bir meslek ahlakıdır. Benim işim oraya çıkıp insanları yerden yere vurmak değil. Benim işim basketbol sahasında basketbol adına neler oluyor, onları paylaşmak. Taktiksel bir eksiği paylaşıyorum elbette. Misal adamlar içeriden oynamıyorlarsa buradaki eksikliği belirtirim. Ama isim vermem ben, bunu kimse beklemesin. Sadece Tanjevic için değil bu, hiçbir koçu eleştirmem ben. Kimse diyemez ki Çetin Yılmaz şu koçu eleştirdi. Yok çünkü böyle bir şey. Başka birisi olsa belki eleştirir, eleştiredebilir ama ben eleştirmem.

- Çalışmaktan en keyif aldığınız 5 yabancı oyuncuyu sayın desek, ne olurdu tercihleriniz?
Çukurova’da Ricky Frazer vardı mesela, gerçek bir NBA oyuncusuydu. Bir sakatlıktan ötürü Atlanta Hawks’tan getirtmiştik onu. Çok iyi bir oyuncuydu. Onun dışında Pete Williams’ı, Michael Anderson’ı, Kevin Rankin’i, Larry Richard’ı sayabilirim. Benim oyuncularla ilişkim sahiden çok sıcaktır. Mesela bak, ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: Benim hakkımda bilgi mi istiyorsun? Ali’ye Veli’ye sorma basketbol camiasından. Git benle mesai geçirmiş idareciye, masöre, çok oynattığım az oynattığım oyuncuma, çalıştığım salonun paspasçısına, kulübümün başkanına sor. En iyi bilgiyi onlar verecektir sana. Ama dediğim gibi benle mesai geçirmiş olsun. Tek şartım bu. Beni onlar tanır çünkü. İyi ya da kötü onlar verecektir en doğru bilgiyi. Onlar derse ki ‘Çalışkan değil’, kabul ediyorum. Onlar derse ki ‘Kendini beğenmiştir’, kabul ediyorum. Ama yeter ki onlara sor. Bu çok büyük bir tekliftir. Ama ben bu kadar güveniyorum kendime.

Beni Karşıyakalı bilmez, Efes Pilsenli bilmez, Galatasaraylı bilmez. Çünkü çalışmadım oralarda. Ben uzun yıllar koçluk yapmama rağmen çok az takım değiştirdim. ODTÜ’de 8 yıl, Çukurova’da 5 yıl, F.Bahçe’de 5 yıl, Ülker’de 7 yıl çalıştım. Tuborg’da da uzun yıllar kalacaktım, çok da sevmiştim hem takımı hem organizasyonu. Başkanla da çok iyi anlaşıyorduk. Ama kulüp kapandı.

- Geçmişle ilgili en sağlam olaylardan birisi de Charles Shackleford’un Malaga maçında kaçırmaya çalıştığı faulü sokmasıdır herhalde. Ne hissetmiştiniz o an?
Yani adama atma dedik. Çıktı ilk faulü kaçırdı, ama çok kötü attı diye hakem uyardı. ‘Böyle atma’ gibilerinden. Sonra ikinciyi çemberin önüne çarptırmak istedi ama bir yolladı, tak sayı oldu. Tabii o andan sonra ben Charles Shackleford’un yaşayan, ölmüş hiç fark etmez, tüm yakınlarıyla, sülalesiyle akraba oldum. Hiç ayrım gözetmeksizin.:) Ama sadece sözde elbette.:)

- Çalışmaktan en keyif aldığınız yabancı oyuncuları sayarken Michael Anderson da dediniz. Ülker’de 1997-98 sezonunda kazanılan şampiyonlukta büyük pay sahibiydi gerçekten. Nasıl anlatırsınız Michael Anderson’u?
Michael Anderson her şeyden önce benim basketbolda arzu ettiğim oyun kurucu tipindeydi. Hiçbir zaman geri adım atmayan müthiş bir savunmacıydı bir kere. Çok çalışkandı, antrenmanını çok sağlam yapar, idman bittikten sonra her zaman ekstra çalışmasını yapardı. Bizim birinci opsiyonumuz çembere en hızlı şekilde gitmekti ve Michael Anderson da hızlı hücuma çok yatkındı. Ama ben de onun bazı özel yeteneklerine özgürlükler tanımıştım. Bu da onun kendini huzurlu hissetmesini sağlıyordu. Atıyorum şut tercihlerinde maç başına 2 yanlış yaptığı zaman, ona bir şey demiyordum. Bakma sen böyle sakin olduğuma, istediklerim saha içinde yapılmayınca deliye dönüyorum.

- Harun’un son saniye üçlüğüyle kazanılan bir Barcelona maçı vardı. Ancak nasıl bir beddua ettilerse, o maçtan sonra peş peşe yenilgiler aldı Ülker, 5-6 maç üst üste kaybetti yanılmıyorsam. Ulan keşke kazanmasaydım dediğiniz oldu mu hiç?
Aynen öyle. Keşke kazanmasaydık dedim bir ara. Ama sonra o kaybettiğimiz maçlardan çıkardığımız derslerin bize ligde şampiyonluğu getirmesi bu düşüncemin ortadan kalkmasına sebep oldu. Ben o yıl takımın uzun rotasyonunda ciddi bir gençleştirme operasyonuna gitmiştim. Kevin Rankin, Asım Pars, genç ama güvendiğim isimlerdi. Mesela bir Partizan maçı vardı hiç unutamadığım. Asım topu kenardan oyuna sokacak, Michael Anderson iki kez topu yere vuracak ve maç bitecek. Ama Asım aldı topu kenardan sokarken Tomasevic eline verdi. Tomasevic de çember altı turnikeyi attı, maçı kaybettik. Tabii ki insan üzülüyor ama bunların hepsi olabilecek şeyler. Sonuçta ortada sistemle ilgili bir yanlış yok. Ben Harun’a çıkar topu desem de Asım çıkarsa bu bir sistem hatasıdır, ama hatalı pas her zaman karşımıza çıkabilecek bir şey. Yanlışla hatayı ayırt edebilmek gerekir. Bu bir hataydı ve bundan sonra da bir çok kez hatalarla karşılaşacaktık. Soyunma odasına gittik, herkesin başı önde, Asım kafasına geçirmiş havluyu, onun da başı önde, ağlıyor. Havluyu çektim aldım kafasından, Asım ve tüm takıma ‘Kaldırın başınızı’ dedim. Asım’a ‘Bak aslanım, bir Sırp takımına bu salonda, bu takımda, bu ülkede yenilmek isteyecek en son adam sensin. Sen elinden geleni yaptın, kaldır kafanı, sana dibine kadar güveniyorum’ dedim. Bunun Asım ve tüm takım üzerindeki etkisini düşünebiliyor musun? Ve ne oldu? Sezon sonunda bu oyuncularla Efes’i geçip şampiyon olduk. Bir oyuncunun, çalışanın, işçinin; koçu, müdürü, işvereni tarafından bu şekilde karşılanması onun için müthiş bir duygudur ve onun performansını azami noktaya çeker.

- Çukurova’dan sonra Sümerbank Beykoz’a geçtiniz, çok da iddialı olmayan bir kadro ile güzel işler başarmıştınız. O yılları da hatırlayabilir miyiz?
Dezavantajları avantaja çevirmek tek bir şekilde olur: O da bilgi olarak sürekli beslenmek. Sıkılmadıysan sana kendimle ilgili bir anı anlatayım. Hem de tam bu konuyla ilgili. Ben Çukurova’nın koçuyken sonra Çukurova’nın genel müdürü Sümerbank’ın genel müdürü oldu. O da ODTÜ’lüydü. Sümerbank Beykoz’a çağırdı beni. Bana genç yaşımda çok güvendiği için bende yeri her zaman farklıydı Erkan beyin ve kabul ettim. Biz takımı Temmuz’un 31’inde kurduk. Takımın yaş ortalaması 35. Neyse biz başladık hazırlıklara. Efes’le hazırlık maçı yaptık, 60 sayıyla yenildik. Tofaş’la yaptık, 40 sayıyla yenildik, Paşabahçe ile oynadık 45 de onlardan yedik. Bir turnuvaydı bu zaten. 3 gün de yediğimiz toplam fark belki de bir sezonun toplamında yenecek kadar büyüktü. O zaman menajerimiz Reşat Güney’di. Dedim ‘Reşat abi 3 gün tatil, ben gidiyorum, bu böyle olmayacak, kafayı baka şeylere vermem lazım’. Dikili’de hanımın yazlığı vardı, gittim oraya. Kitap okuyorum. Politika ile siyaset ile ilgiliyimdir. Kitap da Rosa Luxemburg ve Fabian sosyalistleriyle ilgiliydi. Fabian kelimesinin nereden geldiğini araştırırken karşıma çıkan hikayeden o kadar etkilendim ki, ben de takıma Fabian basketbolu oynatmam gerekiyor diye düşündüm. Hikaye de şu idi: Kartacalılar Romalıları her savaşta yeniyormuş, çünkü fillerle alan gelip mahvediyorlarmış. Sonra Fabius Antonius Maximus diye bir general geliyor göreve. Ve ilk sözü ‘Onların istediği savaşı yaparsak her zaman yeniliriz. Bizim fillerimiz, ya da başka şeylerimiz yok. Bunu düşünerek onları bizden güçlü kılan taraflarını etkisiz hale getirmeliyiz ve sonra saldırıya geçmeliyiz’ oluyor. Ve hakikaten uygulanan taktikle Romalılar savaştan galip çıkıyor Kartacalılara karşı. Çalıştık, çabaladık, taktiklerimizi hazırladık, oyunu hızlandırmak yerine hareketsiz ve daha statik bir oyun anlayışını benimsedik. Zira yaşlıydık ve tempolu basketbolda paramparça oluyorduk. Oynadığımız statik basketbolla rakiplerimizi tuzağa düşürdük, maçları kazandık, sezon sonunda en beğenilen takımlardan birisi olduk, ben de yılın koç seçildim. Zaten sonra da F.Bahçe’den teklif geldi, oraya geçtim. Şimdi ben o kitabı okuyup etkilenmesem, ya da daha genel bir tabirle kendimi beslememiş olsam bırakıp gidebilirdim, ama o besleyiş bana dezavantajları avantaja dönüştürme şansı tanıdı.

- Ülker koçuyken bir Varese deplasmanında maçı kazanmayı neredeyse garantilemişken bitime 1-2 saniye kala bir mola almıştınız ve Pozzecco, İtalyan taraftarlar falan çıldırmışlardı. 2 sezon önce Murat Özyer’in de F.Bahçe Ülker maçında benzer bir olay yüzünden epey bir tepki çekmişliği vardır. Siz ne amaçlamıştınız o molayı alırken?
Benim hayatımda öyle son saniye molalarıyla falan işim olmadı hiç. Biz önceki yıl Ülker’le son saniyelerde 5-6 maç kaybetmiştik ve bu durum ben de ‘Ne olursa olsun bir tane molayı maçın en sonuna sakla’ anlayışı oluşturdu. O maçta da top kaybı yapıp bir üçlük basket + faul yesek maçı kaybedecektik. Mola alıp takımı rahatlatmak istedim. Ve nitekim de kazandık maçı. Fakat Pozzecco ‘Nasıl geçirdik’ molası zannetti bunu, bizim benche saldırdı. Ben ikili ilişkilere çok önem veren biriyimdir ve maç sonunda Pozzecco’nun yanına gittim, aynı bu durumu anlattım. O da anlayışla karşılayıp hak verdi zaten.

- Eskiden Efes Pilsen’in ve Ülker’in Abdi İpekçi’de oynadığı Avrupa maçları gerçekten birer Milli maç gibi algılanır, salon binlerce kişi tarafından doldurulurdu. Şimdi bakıyoruz, 200-300 kişi geliyor maça.
İstanbul’da gelmiyorlar evet. Bana göre bunun sosyolojik yönleri çok fazla. Gençlerin gidebileceği, yapabileceği alternatif çok şey var. İkincisi artık TV yayınları inanılmaz derecede yaygınlaştı, neredeyse her maç TV’den veriliyor. Üçüncüsü Abdi İpekçi’nin konumu. Yani ulaşılması ve geri dönülmesi büyük problem yaratan bir salon.

- Abdi İpekçi o zamanlar da aynı yerindeydi ama Çetin hocam? Yani ben gayet net hatırlıyorum ortaokulda okuldan çıkıp arkadaşlarla maça gittiğimi. Çektiğim trafik çilesi hiç de koymuyordu o zaman.
Çok doğru. Buna bir şey diyemiyorum. Bir de o zamanlar Avrupa’da galibiyet almak şimdiki kadar kolay değildi. İnsanlar şimdilerde alıştılar gibi oldu. Efes Pilsen ya da F.Bahçe Ülker iç sahada maç kaybedince, vay efendim nasıl kaybettiler oluyor. Ayrıca Efes’in Avrupa şampiyonluğundan sonra bir daha aynı başarı gelemedi. İnsanlar bunu da bekliyorlardı ve benzer bir başarının gelememesiyle hayal kırıklığına uğradılar. Bir de tabii şu var, salona gelen seyircinin profili hayli değişti. Gerçek basketbolseverler artık korkuyorlar salonlara gelmeye.

- Yeni jenerasyon koçlardan kimleri beğeniyorsunuz?
İsim isim ayırt etmek istemiyorum açıkçası. Türkiye deplasmanlı basketbol ligindeki tüm koçların belli bir seviyenin üstünde olduklarına, hak ettiklerinin maddi ve manevi olarak bu olmadığına inanıyorum.

- Bildiğim kadarıyla siz TÜBAD (Türkiye Basketbol Antrenörleri Derneği) yönetim kurulundasınız. TÜBAD’ın bu sizin değindiğiniz durum hakkında bir çalışması var mı peki? Koçlara maddi ve manevi anlamda hak ettiklerini almalarını sağlamak adına.
Çalışmalar var elbette. Ama kulüplerin ekonomik yapılarının belli bir standarda oturmadan bir şeyleri değiştirmenin zor olduğunu görüyoruz. Çalışmalarımız var ama önümüzdeki yol hiç de kolay değil.

- Benim kendi basketbol anlayışıma göre 3 numara dendiğinde, Ersan Ilyasova’nın 2006 Ümitler Şampiyonasındaki hali geliyor aklıma mesela. 2 metre üstündeki 3 numaraları seviyorum da diyebilirim kısaca. Peki neden Türkiye’de 2 metre üstünde 3 numara yetişmiyor adam akıllı?
Ben bu soruya da bir anımla yanıt vereyim. Alman Milli Takımı ile bir maç yaptık ve yenildik. Maç sonunda bir basın toplantısı yapıyoruz. Alman takımının koçu, ben ve Detlef Schrempf varız toplantıda. Gazeteciler sordular ‘Çok ciddi bir ribaund üstünlüğü kurdu Almanlar size. Nedeni neydi bunun?’. Problemi anlatırsam çok uzun süreceğini söyledim ve ‘Ben ayağa kalkayım, bir de Detlef Schrempf ayağa kalksın, siz problemin nedenini anlayın’ dedim. Ayağa kalktım, Detlef de kalktı, gazeteciler gülmeye başladı tabii.

Bizim ırk olarak zaten çok uzun oyuncularımız yok. Dolayısıyla altyapılarda 2 metre üstü her adamı ‘Aradığımız uzunu bulduk’ diye düşünerek ya 4 numara, ya da pivot yapıyorlar. En önemli neden bu. Bir diğer nedeni de 3 numaranın illa ki 2 metre üstünde olma gereğinin bulunmaması. Atıyorum bir başka koç çıkar, top sürüşü daha iyi olan, dripling yeteneği iyi olan, daha kısa bir 3 numara ile oynamak ister. Mümkündür. Ama kimse kalkıp 1.90’lık bir 4 numara ile ya da 1.95’lik bir 5 numara ile oynamaz.

15 Yorum Yapılmış:

Mete Doğruer dedi ki...

Salsa tebrikler harika röportaj olmuş. "Tough defence" dedi, diyen arkadaş benim. :) Ben hangi maç olduğunu hatırlamıyorum ama aklımda kalmış hocamız demedim diyorsa bana özür dilemek düşer. Yinede gereksiz ingilizce terimlerle ilgili yorumlarımızı ciddiye aldığı için kendisine çok teşekkür ediyorum ve Salsa sanada bu konuda hassasiyet gösterdiğin için teşekkürler.

Çetin Yılmaz'ın TV yorumculuğunu çok iyi bulduğumu tekrar söylemek istiyorum. Koç jenerasyonu olarak da eski ile yeninin ortasında bir yerde olduğu için basketbolun değişen yönlerini geçmiş tecrübeleriyle(teknik,taktik, organizasyon,yönetim) çok iyi analiz edebiliyor.


Tekrar bir takımın başına dönmesi de heralde kendisininde belirttiği gibi doğru organizasyon olursa, olacaktır. Mevcut ekonomik kriz ortamından ötürü birkaç takım hariç, sağlıklı bir organizasyon yok gibi zaten.

Alakasız bir detay olacak ama Kevin Rankin ile aklımda üniversiteden tarih mezunu olduğu kalmış. Hatta bir programa çıkarıp kendisine Osmanlı padişahlarını saydırmışlardı :)

tankut dedi ki...

Güzel röportaj ellerine sağlık...Yanlız Çetin Hoca'ya bir mesajım var;Coach;yakışmıyosun o sandalyeye...Senin yerin o parke.Çizgiye paralel elin kolun yukarı aşağı oynayarak koşmaların,itirazların,bırak başkaları yorum yapsın.Senin daha yapacak çok işin var.

Russell dedi ki...

blogun şu ana kadar ki en iyi röportajı kesinlikle..

sabonis dedi ki...

çok güzel röportaj olmuş anıl'cım ;)

futbol muhalifi dedi ki...

eline sağlık Anıl. Pozzecco sorusuyla da yıllardır içimde kalan bir ukde dolmuş oldu.ilk başta "son saniye molalarıyla işim olmaz." filan dediğinde hatırlamıyor mu demiştim; ama hatırlıyormuş o da. sempatik bir insan olarak gelmiştir hep bana zaten. sağolasın hocam.

Fanatik Basket dedi ki...

çok keyifli bir röportaj olmuş, ellerinize sağlık..

Koçun sorulara verdiği samimi ve tutarlı cevaplar da kendisine olan sempatimin daha da artmasına neden oldu:)

Adsız dedi ki...

Söyleşi güzel olmuş, sorular güzel cevaplar daha güzel. Açıkçası Rosa Luxenburg tarafına yönelik iki üç soru daha gelse fena olmazdı hani :)
Barış

kobe dedi ki...

Cok guzel bir ropartaj olmus.Cetin hoca gercekten cok espirili ve kaliteli cevaplar vermis zaten her zaman bizim gozumuzde oyledyi.Ozellikle cok takdir ettim her turlu basarisizlikta kendini sorumlu tutmus cok olgun bir davranis.Bence ayrica yorumcu olarak Turkiyenin en iyilerindendir dedigi gibi bu adam neyi dogru demeye calisiyor lafi cok onemli bence onun tvde olmasi bizim acimizdanda cok buyuk bir sanstir.
Bence bugune kadarki en iyi roportaj.

Kamil Yeşiltaş dedi ki...

Türkiye'de spor yorumculuğu konusunda Rıdvan Dilmen bir Çetin Yılmaz iki. Her ikiside sahalardan geliyorlar ve gerçekten bize olayların iç yüzünü anlama ve görme şansı veriyorlar (tabii Çetin Yılmaz biraz daha pozitif). Salsa Basket'e ropotaj için çok teşekkürler, ama herşeyden önce Çetin Yılmaz'a biz ekran başındakilere öğrettiği şeyler ve keyif dolu dakikalar için sonsuz teşekkürler.

Adsız dedi ki...

Röportaj gerçekten güzel ve keyif verici. Yalnız bu güzel röportaj içerisine , Beşiktaş'ın küme düştüğü yıl hülle yoluyla ligde kaldığı cümlesi neden sıkıştırılmış anlamadım. Bu bir iddia mıdır , bilgi midir yoksa yorum mudur ? Evet , Beşiktaş küme düşmüştür , ikinci lig için hazırlık yaparken Yıldırımsporun çekilmesiyle tekrar kendini birinci ligde bulmuştur.Hatta o yıl Beşiktaş çok başarılı bir sezon geçirmiş , Koç Ahmet Kandemir vermiş olduğu röportajlarda bu takımın ikinci lig için kurulduğunu devamlı vurgulamıştır.Hülle bu işin neresindedir eğer anlatırsanız bizde öğrenmiş oluruz.
T.Egemen

basketçi dedi ki...

beşiktaşın yılmaz yönetiminde küme düşüp hülle yoluyla lige geri alınmasıyla ilgili benim sorumda yer almış :)
okuyunca sevindim :))
röportaj çok güzel olmuş
fakat koça katılmadığım bir konu var
bogdan'ı eleştirmeyerek belki mesleğine ihanet etmiyor ama orda yorumcu kimliği ile oturuyorsa ve bogdan'ı eleştirmiyorsa hem bize hemde Türk basketboluna ihanet etmiş oluyor
bunun farkında değil sanırım

Ahmet Ercanlar dedi ki...

Okurken 1 çırpıda ve büyük zevkle okudum. Yalnız röportajda Çetin Hoca'ya Spormax'teki program ve medyadaki fosil yapılaşma hakkında haksız yüklenmişsin. Bunda Çetin Hoca'nın bir ilgisi yok ki. Medya hakkında ahkam kesmekte Çetin Hoca'nın işi değil. Bu haklı serzenişini spor medyasını yönetenlere yapmalısın. Çetin Hoca bugün yorumcu yarın değil. Bu konuda ne derse desin maalesef bir etkisi yok. Bu ülkenin medyası tarikatlar ve müridleri (ikisi de mecazi) tarafından yönetiliyor. Ya mürit olacaksınız ya da sistemin dışında kalacaksınız. Senin gibi bu işi gerçekten bilen bir arkadaşın bu sistemin içinde sağlam bir yer bulabilmesini bende çok isterim.

dejavu dedi ki...

Shacleford kısmı çok iyiydi. :) İçten pazarlıklı olmayan, samimi, sıcakkanlı birisi Çetin Yılmaz. Basketbola atılışını şimdi gülerek anlatması bile bunun bir göstergesi bence. Ekranda ise hiç mi hiç memnun değilim ben kendisinden ama röportajı da keyifle okudum. Keşke bir takımın başına geçse de biz de rahat rahat bir maç seyretsek televizyondan..

--Kaçan bir serbest atışın ardından önündeki bilgilere bakıp %53 ile atıyor, hmmm, demek ki bunu atıcak demesini de sorsaydın keşke. :)

Russell dedi ki...

"çetin sen geç otur" ahahah..

Basketbolu Seven Adam dedi ki...

güzel röportaj, devamını bekliyoruz..
günün birinde, İTÜ'den biriyle yaparsan sevinirim..
eminim yıllar süren başarısızlığın nedenlerini merak edenler çıkacaktır...