1 Ocak 2010 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #13: Boşuna "Sup-Erman" Demezler Adama

14-15 yaşlarındayım… Arkadaşlarla ufak ufak basket maçlarına gitmeye başlamışız. Ama “guard nedir, forvet kimdir?” diye sorsanız verebilecek doğru düzgün bir cevabımız yok. 70’li yılların İzmir’inde, Karşıyaka futbolda bir asansör takım grafiği çizse de, basketbolda durum öyle değil, son derece istikrarlı. Hemen her yıl, üst sıraları zorluyor, ilk 5-6 sırada yer alıyor ve en önemlisi, İzmir’de Eczacıbaşı ve Efes Pilsen gibi devler hariç her rakibini yenebiliyor. Belki de bu yüzden, yavaş yavaş futboldan baskete kaymış, haftasonu programlarımızı “Kemeraltı’nda 14.30 seansına sinema, sonra 17.30’da basket maçı” şeklinde yapmaya başlamışız.

İşte o maçlardan biri; 1976-77 sezonunun başları, yanılmıyorsam… Karşıyaka-Beşiktaş oynuyor. Maça giderken, bizden birkaç yaş büyük ağabeylerimiz yol boyu Erman diye birinden bahsediyor, Karşıyaka’nın ancak onu durdurabilirse kazanabileceğini söylüyorlar. Kim bu Erman? İlk defa duyuyorum. Beşiktaş’a, o sezonun başında gelmiş.

Maçı küçük bir farkla Karşıyaka kazanıyor ama Erman’ı durdurabildiği için değil. Daha ilk yarıda, kalabalık bir ribaund pozisyonunda, Erman kambura yatan birilerinin üzerinden çok ters bir biçimde yere düşüp, ambulansla hastaneye götürüldüğü için... O gün 20 yaşında olan bu müthiş yeteneği doyasıya izleme zevkinden mahrum kalıyor ve ertesi gün gazetede, Erman’ın el bileğinin kırıldığını, bir süre potalardan uzak kalacağını okuyoruz.

Her çocuğun içindeki basketbol sevgisini büyüten bazı kahramanlar vardır. Benim gibi kafa kağıdı 60’lı yıllara ait olanlara sorduğunuzda size “Efe, Erman, Mehmet…” diye başlayan bir liste vereceklerdir mutlaka… Bizden sonraki kuşaklar da Harun’u, Orhun’u, İbo’yu aynı anda sahada görebildikleri için çok şanslıydılar.

Erman Kunter, kendi dönemindeki tüm sporculardan (dikkat edin, tüm basketbolculardan demiyorum) daha güçlü bir fiziğe sahipti. Yıllarca onun doktorluğunu yapan Nurullah Ersül bir gün bana, Erman’a yaptığı bazı testleri, güreş milli takımında 90, 100 kilolarda ve ağır sıklette güreşen güreşçilere uyguladığını ve onların kas direncinin Erman’ın yanına bile yaklaşamadığını söylemişti.

İyi şutörler havada asılı kalır, bilirsiniz. Bunu hangi fizik kuralı, nasıl açıklar bilemem ama Kobe gibi, Harun gibi atletik yetenekleri yüksek, vücut koordinasyonları olağanüstü sporcular, şut atarken havada fotoğraf çektirir sanki… İsabet oranı en az onlar kadar yüksek bir Spanoulis veya yine bizim eskilerden Hüsnü de çok iyi şutördür ama tarif etmeye çalıştığım bu sınıfa girmez. Erman’ı parke üzerinde izlerken, sahip olduğu her kası, her lifi, her eklemi ayrı ayrı kontrol edebilen, bir an olsun dağılmayan, dengesini kaybetmeyen doğaüstü bir yaratıkla karşı karşıya olduğunu düşünürdü insan… Adama boşu boşuna “Süp-Erman” demezler. Galiba onu en iyi tanımlayan sözler Kemal Erdenay’ın ağzından dökülmüştü: “Erman’a sert bir pas atarsınız, tutar ve elinden en küçük bir ses gelmez. Sanki eritir avucunda topu. Yürürken de öyledir. Bir kedi gibi; sessiz ve hafifçe yaylanarak…”

Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olduğu yıllarda, bir gün Bayramoğlu’ndaki yazlığın bahçesine kurdukları tahta potaya arkadaşlarıyla beraber şut atarken, onu izleyen bir ağabey “Gel seni Teknik Üniversite’ye götüreyim” demiş, sonradan adının Necmi Ton olduğunu öğreneceği bu ağabey sayesinde pat diye İTÜ’den lisansiye olmuş Erman Kunter. O dönem Galatasaray Kulübü’nde bu yüzden bir hayli fırtına kopmuş ama geri dönüş yok. Hatta sonraki transferi de Beşiktaş’a oluyor. Bildiğim kadarıyla, kariyeri boyunca Beşiktaş, Fenerbahçe, Eczacıbaşı, İstanbul Bankası Yenişehir, Çukurova formalarını giydi ama yetiştiği ocağın temsilcisi Galatasaray’da hiç oynamadı. Onun yerine, çalıştırıcılık yaptı Sarı-Kırmızılı takımda...

Bugün basketbol aleminde Erman Kunter denince herkesin aklına 153 sayı attığı o meşhur Hilalspor maçı geliyor. Tarih: 12 Mart 1988, İzmir Atatürk Spor Salonu. Orada değildim (artık İstanbul’da yaşadığım için) ama o maçı dünya gözüyle izleyenlerden epeyce dinledim. Pek sportif bir olay olduğunu söyleyemeyeceğim. Bir hafta önce Levent Topsakal, Hilalspor potasına 81 sayı bırakmış. Fenerliler’in amacı, Erman’ın hem bu rekoru kırmasını, hem de sezonu sayı kralı olarak bitirmesini sağlamak. Normal sezonun son maçı zaten; Hilalspor haftalar öncesinden düşmeyi garantilemiş. Bazı oyuncular ayrılmış, maçlara genç takımla çıkıyorlar. Fenerbahçe tam saha zone press yapıyor, kaparlarsa hemen Erman’a veriyorlar, kapamazlarsa elinde top olan adamı bırakıyorlar. Gitsin boş turnike atsın da, top bir an önce Fenerbahçe’ye geçsin diye... Çok nadir set oyunlarında Erman dışındaki bazı oyuncular da sayı atıyor tabii. Ancak o maçta Erman’dan sonra en skorer Fenerbahçeli’nin sadece 8 sayı atan Hakan Artış olduğunu biliyor musunuz? Amerikalı Pete Williams, 175-101 biten bu tuhaf antrenman maçında yer almak istemediğini söylüyor ve ikinci yarıda hiç oyuna girmiyor mesela... Yani bugün bütün dünyanın hayretle “Yahu nasıl oldu?” diye ayrıntılarını öğrenmek istediği hikaye, öyle Chamberlain’in New York’a 100 ya da Kobe’nin Toronto’ya 81 sayı atmasına pek benzemiyor.

Erman, oyuncu olduğu dönemde uluslararası bir yıldız olabilecek yetenek ve özelliklere sahip olduğu halde, o dönem Türkiye’nin içine kapanık bir ülke olmasından ve basketbolumuzun Avrupa klasmanında alt sıralarda kalmasından dolayı bu şansı bulamadı. İlginçtir, onun kuşağından çoğu sporcu menajerliği tercih ederken, Erman eşofmanlarını giyip antrenman yaptırmayı, bildiklerini gençlere aktarmayı ve koç olmayı seçti. Daha da ileri gidip, koçlukta uluslararası bir kariyer yaptı.

1999 Avrupa Şampiyonası’nda yönettiği milli takımın ilk beşinde yaşları 20 olan üç oyuncuya (Hidayet Türkoğlu, Kerem Tunçeri ve Mehmet Okur) yer vermesi, onun ne kadar cesur olduğunu gösteriyordu. Belki de basketbol tarihimizin en güzel oyunlarını oynayarak, dosta düşmana parmak ısırttırarak o turnuvayı sekizincilikle kapattık. 2001’deki gümüş madalyanın temelleri orada atıldı. Şampiyonanın ardından Erman için şunları yazmıştım:

Bugüne kadar izlediğim Avrupa Şampiyonaları’nda yabancı gazetecilerin ille de röportaj yapmak için bir Türk antrenörün peşinden koşmasına hiç tanık olmamıştım. Koridorda, kapı arkasında, ayaküstü 1-2 soru sorar, kafalarını sallayıp, yürür giderlerdi.
Bu defa öyle olmadı.

Thierry Marchand, dünyaca ünlü L’Equipe gazetesinin basketbol yorumcularından biri. Erman Kunter’den bir randevu alıp, kapsamlı bir söyleşi yapabilmek için bir hayli uğraşıyor. Tam Fransa ile çeyrek final mücadelesine çıkacağımız gün L’Equipe’de yarım sayfalık bir Erman Kunter röportajı var. İlk paragrafta şu satırlar dikkati çekiyor: ‘Ne garip! Molierre'in dilini hatasız konuşan bir Türk antrenörle karşı karşıyayız.’
Söyleşi, Erman’ın Fenerbahçe’de oynarken bir maçta 153 sayı atması, antrenör olunca Amerikan kolej basketbolundan çok etkilenmesi, daha çok savunma antrenmanlarına ağırlık vermesi, Bobby Knight, Mike Krzyzewski vs. akıp gidiyor.

Basın toplantıları en uzun süren antrenör olmak, son saniyede kaybettiğimiz Fransa maçının ardından, bir İspanyol gazeteci ‘Hakemlerden memnun musunuz’ diye sormuş ve önüne gollük pas yuvarlamışken ‘Yenilgiyi hakemlere bağlayamam. Bugün iki takım da kazanmayı hak etti, daha fazla şansı olan kazandı’ cevabını verebilmek kolay değil. Ya da en azından, biz Türkler için alışılmış değil.

İtalyan Super Basket bu tavrı nedeniyle Kunter’i turnuvanın en centilmen koçu seçerken, Fransız Basket Hebdo, ‘Fransızca sorana Fransızca, İngilizce sorana İngilizce cevap veren ve sözünü sakınmayan Kunter, medya açısından şampiyonanın superstarı’ diyordu. Kültürlü, dünya basketbolundan haberdar, yeri geldiğinde iddialı, karizmatik ve komplekssiz bir kişiliği olduğu için yardımcılarına danışmaktan gocunmayan bir teknik adam...

Türk Milli Takımı, 93'ten bu yana aralıksız katıldığı Avrupa Şampiyonaları’na iki kez üst üste aynı koçla gidememiş bahtsız bir takımdır. Bu nedenle milli takım antrenörleri, tecrübe, devamlılık, yabancı meslektaşlarının gözünde saygınlık gibi kavramlara hep yabancı kalmıştır. Erman ve ekibiyle, ilk kez bunları yakalamak yolunda önemli bir adım attık. Haydi hayırlısı...”

Ben böyle yazdım ama Fransa dönüşü, birkaç ay içinde Erman’ın görevine son verildi. Başkan Demirel ve Asbaşkan Mahmut Uslu, onun karizmasını, fazla sosyal olmasını, açıksözlülüğünü, zaman zaman delidoluluk çizgisine varan karakterini taşıyamadılar. Doğru söyleyen, bir kez daha dokuz köyden kovuldu ve Türk Milli Takımı, bir kez daha üst üste iki Avrupa Şampiyonası’na aynı koçla gidememiş oldu.

Millet olarak Erman’dan esirgediğimiz bu şansı, üç turnuvadır Tanjeviç’e verdik, ne hikmetse… Erman ise yedi yıldır ekmeğini Fransa’da kazanıyor. İstikrarlı bir çizgisi var.

Yiğiter Uluğ

17 Yorum Yapılmış:

basketçi dedi ki...

yakında fransa almanya hatta italyan milli takımlarının başında dahi Türk koçlar olabilir ancak biz hala çağdışı bir adamın esiriyiz.
şu fiba seçimleri gelse demirel aday olsa kazansa veya kaybetse hiç umuurmda değil fakat biz tanjevic'den kurtulsak.

basketçi dedi ki...

translete kullanarak yazıyı fransızcaya çevirdim :))
ve facebook da cholet basket sayfasına ekledim :))
imza:lüzümsüz işler müdürü :))))

Adibelli dedi ki...

Elimizde Erman Kunter gibi değerler varken biz tanjevic'e katlanmak zorundayız yıllardır.

selcuk dedi ki...

www.basketdergisi.com da birkac gun once guzel bir roportaji yayinlandi,okudukca saygim daha da artti.Buyuk oyuncuydu,simdi buyuk bir koc oldu
http://basketdergisi.com/Reports.aspx?ID=19

ultracarizma dedi ki...

@basketçi

maalesef translate fransızcaya çok kötü bir şekilde çeviriyor.önce ingilizce sonra oradan da fransızcaya çevirseydiniz daha iyi bir çeviri elde ederdiniz.

Yiğit Gökçehan Koçoğlu dedi ki...

Süper bir yazı olmuş.. Tebrikler Yiğiter abi..

Tek hata var onu da söyleyeyim: "İngilizce sorana İngilizce sorana İngilizce cevap" denmiş..

Yiğit Gökçehan Koçoğlu dedi ki...

Düzeltilmiş, teşekkürler.. Şimdi çok daha iyi oldu :)

Sarıkaya dedi ki...

99 Avrupa şampiyonasının Olimpiyatlara en çok yaklaştığımız turnuva olduğu gerçeği, nedense hep göz ardı edililir. 20 küsür yıllık Turgay Demirel federasyonunun Olimpiyatlara katılma konusunda, havanda su dövmekten öteye ne yaptığı da pek irdelenmez. Eh, böyle bir yapıda da Erman Kunter'in barınabilmesi pek kolay olmazdı zaten.

basketçi dedi ki...

valla fransızcamın hiç olmamasına rağmen bende fark ettim :))
akıl akıldan üstünmüş önce ing. sonra fra. olayını düşünemedim :DD

San Fermin dedi ki...

Tanjevic,Erman Kunter,Aydın Örs.Nedense ortak payda Mahmut Uslu....

Erinc Atilla dedi ki...

erman kunter kendi hayri icin y.disinda kalmaya devam etmeli...zira turkiyede isler sadece "is" olarak islemedigi icin, baglantilarin, takacagin maskelerin, kapali kapilar ardinda yaptigin toplantilarin olmazsa, herkesin basini cok kolay yiyebiliyorlar...bu sebeple kalsin kendisi fransa'da...hatta belki ncaa'e gecer ilerde...ama lutfen donmesin ulkemize...yazik olur...harcariz onu da...toplum olarak...medya olarak...

alper dedi ki...

ben mi yanlış okuyorum yıllardır, yoksa erman kunter etik açıdan sıkıntıları olan bir basketbol adamı mı ?

basketçi dedi ki...

ben neden okumuyorum o haberleri???
___________
erman kunter'in faruk beşok'lu beyaz iki amerikalısı olan daçkasını unutamıyorum
o kadar hızlı ve seri bir takım hala yok.
beyaz amerikalılardan birisi ibonun burnunu kırmıştı.

alper dedi ki...

google'da erman kunter 10 bin dolar komisyon yazıp aradıgında okursun belki

penelope dedi ki...

Ülkemizde "başarılı" olan hiç kimsenin uzun süreli aynı yerde barınamayacağı, bir şekilde yöneticiler tarafından çeşitli bahanelerle (hatta bazen nedensiz) "kovulacağı" gerçeğinden yola çıkarak Erman Kunter'in değerinin bilinmemesi beni şaşırtmıyor. Az da olsa,bizden de böyle karakterler çıkıyor düşüncesiyle kendimizi avutabiliriz...

vahe dedi ki...

selam,
daha önce herhalde yorumumu adsız yazmıştım buna bağlayarak yayınlarmısınız,

selamlar

vahe

sena dedi ki...

@basketçi
amerikalıları beyaz değildi, zenciydi.
william lamont strothers #9
michael ansley #14

ibonun burnu kıran da ansley idi :)

selamlar,
sena