8 Ocak 2010 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #14: Karadeniz'de İlk Uluslararası Turnuva

1992 ilkbaharı. Turgay Demirel, Basketbol Federasyonu Başkanlığına seçileli henüz iki ay bile olmamış. Final Four oynanmış, İstanbul’un üzerinden büyülü bir basketbol bulutu geçmiş sanki… O güne kadar dünya basketbol haritasında nokta kadar bile yeri olmayan Türkiye, bir anda gündeme gelivermiş. Gururluyuz. Ayrıca, yeni bir başkan ve yeni bir yönetimle basketbolumuzun geleceği adına umutluyuz. Yapılacak çok iş var. Listenin başında 12. Avrupa Yıldızlar Şampiyonası geliyor. Rahmetli Osman Solakoğlu’nun başkanlığı döneminde FIBA’ya başvurulup alınmış ve tüm turnuvanın İstanbul’da, Abdi İpekçi’da oynanacağı söylenmiş.

İşte o günlerde İstanbul’a gelen İsrailli bir basketbol adamı, federasyonun çiçeği burnunda genel sekreteri Nur Gencer’le konuşurken, “Siz bu Avrupa Yıldızlar Şampiyonası’nı neden İstanbul’da yapıyorsunuz? 16 yaşında çocukların maçlarını seyretmeye kim gelir İstanbul’da? Üstelik tüm organizasyonu tek salonda toplayınca günde 6 maçı peş peşe oynatmak zorunda kalacaksınız. Çoğu maç alâkasız saatlerde, boş tribünler önünde oynanacak” diyor. Gencer şaşırıyor: “En iyi salonumuz Abdi İpekçi. En iyi konaklama imkânları da İstanbul’da. Başka ne yapabilirdik ki?”. İsrailli, bizim bu işlerdeki tecrübesizliğimize gülerek açıklıyor: “Gençler ve yıldızlar gibi alt kategorilerde Avrupa Şampiyonaları genellikle küçük şehirlerde yapılır. Böylece seyirci sıkıntısı çekmemiş olursunuz. Ayrıca konaklama imkânlarının lüks olması da gerekmiyor. Neticede gelecek sporcular henüz 16 yaşında. Rahatlıkla yurtlarda kalabilirler. Bir önceki şampiyonayı İspanya, Albacete, Guadalajara ve Cuenca gibi hiç adı duyulmamış üç kasabada organize etti. Ligde takımı olmayan şehirlerde böyle turnuvalara ilgi büyük oluyor”.

Fikir, Nur Gencer’in aklına yatıyor ama uygulamak o kadar kolay değil. Bir kere şampiyona Ağustos ayında. Türkiye’de klimalı spor salonu olmadığına ve o mevsimde hava sıcaklığı da malum olduğuna göre, organizasyonu güney kıyılarına götürmek, Antalya, Alanya, Kuşadası, Denizli, Muğla gibi yerlerde maç oynatmak mümkün değil. Oysa o bölgelerde çok sayıda iyi otel var. Orası, burası derken Karadeniz’de karar kılınıyor. Uçakla ulaşım mümkün. Ağustos’ta bile bunaltıcı sıcak olmuyor. Üstelik o yörede yapılacak uluslararası bir organizasyonun, basketbola ilgiyi tetikleyeceği ve belki de Karadenizli bir yatırımcının yakın gelecekte güçlü bir kulüp kuracağı gibi bir umudumuz var. Nur Gencer ve Efe Aydan’la birlikte uzun bir Karadeniz turuna çıkıyoruz. Salonlar, oteller, restoranlar (ve tabii ki pideciler) köşe bucak geziliyor. Raporlar yazılıyor. Hemen her ilde bazı sorunlar var. Kiminde salon yetersiz, kiminde konaklama koşulları… Karadeniz Teknik Üniversitesi, “O tarihte okulda kimse yok, personele izin veriyoruz” diyerek yurtları kullanmamızı veto ediyor ama sonuçta Trabzon, Giresun ve Samsun seçiliyor. FIBA da onay veriyor: Takımlar İstanbul’dan Trabzon’a uçacak. Türkiye’nin de yer aldığı altılı grup orada, diğer grup Giresun’da oynayacak. Daha sonra finaller için karayoluyla Samsun’a geçilecek.

Bir yıl su gibi akıp gidiyor ve turnuvaya bir ay kala, hâlâ bin tane sorun var. Yetmezmiş gibi, o ana kadar her işi götüren Nur Gencer, federasyondan ayrılıp menajer olarak Galatasaray’a gidiyor. Trabzon’daki salonda tadilat sürüyor. Giresun’da oteller yetersiz olduğu için takımlardan biri, odaları tuvaletsiz bir otelde kalmak zorunda. Hakemler ise, mecburen Ordu’da kalacak, her gün 45 dakikalık yolculukla maçlara gidebilecek (Allahtan otelleri çok güzel). Giresun bölgesi, FIBA’nın salon için şart koştuğu jeneratörü bir türlü devreye sokamıyor. Hal böyleyken, İsrail’in sporcuları için talep ettiği özel güvenlik önlemleri de bizi bunaltıyor ve 1 Ağustos 1993 gelip çatıyor. İlk hava atışının yapılmasına 1 saat kala Giresun’daki salonda bayrakların hâlâ asılmamış olduğunu görüyor ve sinirle bir çekiç kapıp, merdivenleri tırmanarak ipi germekle uğraşıyorum.

O organizasyonda sırtımdan soğuk terler fışkırmasına neden olan ve bana 7 yıl kadar uzun gelen bir 7 dakika vardır. Turnuvanın dördüncü gününde, Polonya-Yunanistan maçında pat diye elektrikler kesildi. Günün son maçı, gece saat 9.30 falan... Karanlıkta, kafası kesik tavuk gibi sağa sola koşuştururken, bir yandan bana “Hocam, bu şehirde üç yıldır hiç elektrik kesilmedi” diyerek jeneratör işini savsaklayan bölge müdürünü elime geçirip boğmayı düşünüyorum, bir yandan da “Şu anda tribünden delinin biri atlayıp, Yunanlı çocuklardan birine bir şey yapsa, diyelim bir çakı saplayıverse ne yaparız? Bu rezilliği bütün dünyaya nasıl anlatırız?” sorusuna cevap arıyorum. Vali Atilla Koç’a (hani yakın geçmişte toplantılarda uyuyakalmasıyla meşhur olan Turizm Bakanı) telefonla ulaşmam birkaç dakika sürdü. Vali, “Rahat olun, arkadaşlar hemen hallediyor” dedi ama 7 dakika sonunda salon yeniden aydınlandığında üstümdeki gömlek terden sırılsıklam olmuştu.

Turnuvanın en iyi takımı Litvanya’ydı aslında ama statünün cilvesi sonucu sadece tek yenilgiyle beşinci olabildiler. İspanya, Yunanistan ve Litvanya, Giresun grubunun birbirine denk üç ekibiydi. İspanya’da Rodrigo de la Fuente ışıl ışıl parlıyor, Iker Iturbe gücüyle boyalı bölgede epeyce iş yapıyordu. Yunanistan’da sonraki yıllarda ülkemizde forma giyecek iki oyuncu, en çok dikkat çekenler arasındaydı: Rentzias ve Kakiouzis. Onlara ilaveten Dimitri Papanikolau da gelecekte yıldız olacağını hiç saklamıyordu. Litvanya’da ise izleyen herkese parmak ısırtan bir guard vardı: Sarunas Jasikevicius! Atıyor, attırıyor, takımını sürüklüyordu ama genelde ince oyunculardan kurulu Baltık temsilcisi, Yunan maçında pota altı mücadelesinde ezilince, İspanya’yı mağlup etmesine karşın, üçlü averajda en alt sırada kaldı ve yarı final vizesini alamadı. Milli takımımız Trabzon grubunda üst üste beş galibiyetle hem rahatça ilk dört biletini kaptı, hem de TRT’nin naklen yayınladığı maçlar sayesinde ülkede müthiş bir sevinç dalgası yarattı. Madalya beklentisi artmış, gazeteler şampiyonluktan söz eder olmuştu. Takımın koçu Cem Akdağ ise, hazırlık döneminde kadrosunda olan ama şampiyonada yararlanamadığı iki ismin önemli dezavantaj oluşturduğuna dikkat çekmeye çalışıyordu. Bu isimler Mirsad Türkcan ve Zaza Enden’di. Mirsad’ın vatandaşlığına geçiş işlemleri bir türlü yetiştirilememiş, Türk pasaportunu alan Zaza’nın ise Gürcistan’ın yaptığı itiraz sonucu, nötralizasyon süreci tamamlanmadan ay-yıldızlı formayı giyemeyeceği ortaya çıkmıştı. Bu durumda, uzun pozisyonunda sadece Alpay Öztaş ile Serdar Tabay’ın eline bakıyorduk. Yine de Bora Sancar-Cüneyt Erden guard ikilisi üzerine düşeni yaptı, Gökhan Üçoklar skor yükünü omuzladı, Ege Taşpınar ceza şutlarını soktu ve yarı finalde İspanya önünde baştan sona üstün oynadık. Bitime 3 dakika kala 10 sayıyla önde olduğumuzu ve Ufuk Kaçar’ın kaptığı topla bomboş bir turnikeye gittiğini dün gibi hatırlıyorum. Ancak tıklım tıklım salonda binlerce seyircinin nefesiyle Karadeniz’in nemi birleşmiş, boğucu bir hava yalnızca oyuncuların üzerine değil, parkeye de çökmüştü. Nemli zeminde kayan Ufuk, turnikeyi kaçırdı ve bu, oyunun kırılma noktası oldu.

Kalan bölümde takım halinde inanılmaz hatalar yaptık ve maç uzatmaya gitti. Cem Akdağ ile yardımcıları Cihansever Yeşildağ (ne tesadüf!) ve Ajlan Kavasoğlu, çocukların başlarını dik tutmaya çalışıyorlardı ama o moral çöküntüsüyle uzatmadan sağ çıkamazdık. Çıkamadık da… Final göz göre göre kaçtı. Daha kötüsü, aynı senaryoyla üçüncülük maçını uzatmada kaybedip, bronz madalyayı da Rusya’ya kaptırmamızdı. Sevgili Yalçın (Granit) ağabeyin, madalya törenini izlerken “Her şeyi yaptık, bir parkeyi paspaslamayı beceremedik” diye söylendiğini duyunca ister istemez gülümsemiştim.

İstediğimiz sonuca ulaşamamıştık belki ama gelecekte yıldız olacak bir çok ismi orada ağırlamak ve keşfetmek, yeni dostlar edinmek muhteşemdi. Aksaklıkları minimumda tutmak ve veda ederken konuklardan teşekkürler almak, göğsümüzü kabartmaya yetmişti. Üç yıl sonra bu defa Avrupa Ümitler Şampiyonası’na evsahipliği yaptık. 74-75 ve 76 doğumlu yeteneklerimizle yine madalya adayıydık ama bir kez daha dördüncülükte kaldık. Onu da haftaya anlatırım…

Yiğiter Uluğ

Fotoğraftakiler için edit: 1. sıra: Serdar Tabay - Zaza Enden - Alpay Öztaş / 2. sıra: Ege Taşpınar - Gökbörü Aygar - Esat Şahin / 3. sıra: Gökhan Üçoklar - Emrah Erkalp - Ufuk Kaçar / 4. sıra: Bora Sancar - Tolga Ünalan - Cüneyt Erden / 5. sıra: Orhan Güler - Eray Köklü -saLsa-

19 Yorum Yapılmış:

Erol Kaya dedi ki...

Ağlamamak elde değil. 9 yaşındayım ve Efes Pilsen'le başlayan basketbol sevgisini ateşleyen bir olaydı bu turnuva. Gerçekten de dediğiniz gibi gazetelerde bolca yer almıştı bu turnuva. Gökhan Üçoklar'dan gelecekte çok büyük beklentiler içine girilmişti. O maçı dakika dakika hatırlamıyorum ama maç sonundaki hayal kırıklığını hatırlayabiliyorum.
96daki ümitler şampiyonasında Hüseyin'in Yugoslayva karşısında son saniyede kaçırdığı iki serbest atış sonrası 49-50 yenildiğimizi de yazabilir misiniz acaba? İbo o turnuvada bi maçta 50 sayı atmıştı ama hangisiydi şimdi hatırlayamıyorum...
Bir de Yunanistan la yaptığımız bir maç vardı. Ümitler maçıydı galiba ama avrupa şampiyonasına yükselme maçı olabilir. 11 sayı geriden gelip 23 sayı fark atmıştık Ufuk Sarıca'nın mükemmel oyunuyla. 94 yılıydı sanırım.

Bu yazı son zamanlarda okuduğum en güzel yazıydı. Çok teşekkür ederim.

maliano dedi ki...

Elinize sağlık..Ben de Mersin'de Mehmet Okur'un Oyak Renault formasıyla sürekli saçlarını düzelttiği, Tutku'nun Orhun Ene sonrası Ülker'de ilaç olacağını gösterdiği, Hidayet'in "bu çocuk olacak" dedirttiği gençler şampiyonasını onlardan da küçükken Mersin'de izlemiştim.. Sizin gibi inşallah ileride bu günleri aktarma şansım olur..

mozlu dedi ki...

biri su rsımdekı kadroyu yazabılır mı

hasanerdem dedi ki...

Ellerine sağlık Yiğiter Abi

saLsa dedi ki...

@ mozlu

1. sıra: Serdar Tabay - Zaza Enden - Alpay Öztaş / 2. sıra: Ege Taşpınar - Gökbörü Aygar - Esat Şahin / 3. sıra: Gökhan Üçoklar - Emrah Erkalp - Ufuk Kaçar / 4. sıra: Bora Sancar - Tolga Ünalan - Cüneyt Erden / 5. sıra: Orhan Güler - Eray Köklü

saLsa

basketçi dedi ki...

o turnuvayı çok iyi hatırlıyorum
trt canlı vermişti maçları
adana çukobirlik takımından tolga da kadrodaki isimlerden biriydi ama sahada görememiştik :)
çok farklı biten yunan maçını hatırlıyorum
birde kafayla basket atıldığını ilk defa o turnuvada görmüştüm :))

saLsa dedi ki...

Bir ekleme daha: Bu turnuvada Litvanya'nın koçu Kazlauskas'mış.

saLsa

basketçi dedi ki...

gökbörü aygar'ın tek bir maçını izledim
oyak renault tolga'nın da oynadığı maçta çukobirlik ile adana da karşılaşıyordu. normalde fenerbahçe'nin sporcusuydu fakat oyak da kiralık oynuyordu. geleceğin büyük yıldızı dediler heycanla izlemeye gittik ama pek etkili olamamıştı. 2. ligde oynayan o takımın uzun rotasyonunda gökbörü'den başka quadre lollis ve MEHMET OKUR vardı
__________
gökbörü ile ilgili daha doğrusu bir zamanların oyak renosunun uzun kadrosu ile ilgili bir yazı yazmıştım daha önce:
http://naumoski7.blogspot.com/2009/12/96-97-oyak-renault-uzun-rotasyonu.html

basketçi dedi ki...

yalçın granit'in sözünü duyunca :)

garp kafasıyla turnuva yaptık, şark kafasıyla kafasıyla parkeyi silmeyi unuttuk
:DDD

KskHyTr dedi ki...

Sahi bir orhan güler vardı fundamentali cok iyidi özellikle crossoverları çok rahat adam eksiltiyordu.. Sonra birden kayboldu sanki... Bu konuda bilgisi olan varsa paylaşabilirmi...

basketçi dedi ki...

@KskHyTr

http://www.salsabasket.net/2009/09/simdi-nerede-13-orhan-guler.html

KskHyTr dedi ki...

Gerçekten çok beğendiğim bir oyuncuydu teşekkürler basketçi...

selcuk dedi ki...

Gokhan ucoklar ne buyuk hayalkirikligidir ya, hep beklendi buyuk oyuncu olacak diye ama hicbir zaman beklentilere cevap veremedi

Yiğit Gökçehan Koçoğlu dedi ki...

Mükemmel, harika, süper bir yazı Yiğiter Abi..

Eline yüreğine sağlık

KlavyeSporu dedi ki...

Samsun'da yapılan maçlardan birisine gitmiştim; İspanya ile yapılan olsa gerek. Maçla ilgili detayları değil ama maç sonunu hatırlıyorum. Yenileceğimiz belli olunca maça beraber geldiğimiz arkadaşımla bitmeden dışarı çıktık, herhalde 20-30 saniye kalmıştı. Sonra hemen çıktığımız noktada biraz bekledik. 1 dakika olmamıştı ki bir anda başka bir kapıdan Bora Sancar ve Gökhan Üçoklar sırayla dışarı fırlayıp, küfürlerle karışık duvarı tekmelediler ve tekrar içeri girdiler. Şanssızlıklarına isyan ediyorlardı elbette. Gerçekten de isyan edilmeyecek gibi değildi...

penelope dedi ki...

92-93 yılları !! ne kadar yakın tarih aslında, Yiğiter Uluğ'un sözünü ettiği aksaklıklar,bugünden baktığınızda "komik ve nasıl olur ?" duygusu uyandırıyor..yine de bugün Türk basketbolunun geldiği yer için ümitlerimizi koruyabiliriz...

vahe dedi ki...

bu takımın üst düzey olacak iki oyuncusu vardı biri fenerin çarklarında dağılan gökbörü diğer murat didinin bozuk para gibi harcadığı memleketin 1 ve 2 numaralarından biri olan orhan didin olmasaydı bugün milli takım devşirme filan yada guard düşünmezdi.diğer oyuncular hep ro oyuncuları olarak kaldı ama hepsi de birinci ligde yıllarca oynadı
selamlar

vahe

Erol Kaya dedi ki...

evet Orhan Güler'in Daçka günleri bombaydı. Naumoskiye benzetildiği bile olurdu 194lük boyu ve oyun stiliyle... Strothers ve Ansley ile Daçkayı sürüklüyorlardı. 98deki ümitler şampiyonasında da 3. olduğumuz Hidayet'li takımın Kerem Tunçeri önündeki guardıydı. Ne gariptir ki o turnuvayı finalde 37 atan Rakoçeviçli Yugoslavya kazanmıştı...
Murat Didin in de payı vardır ama bence yaşadığı ağır sakatlıklar bitirdi güzelim kariyerini.
Ne yıldız adayları gelip geçti şu diyardan say say bitmiyor yahu :)

alimurat dedi ki...

Samsun grubu'nda Almanya takımının mihmandar yardımcısıydım. O zamanlar Alman federasyon başkanı Yakovas Bİlek'ti ve bana ilk sorusu Almanca biliyor musun du. Ama bu soruyu Türkçe sormuştu. Çünkü Yakovas Bİlek Samsun'luydu. Nasıl bir efsane olduğunu 16 yıl sonra Almanya'da geçirdiğim 1 yıl içinde anlayacaktım. Ruhu şad olsun. Solingen'de yakılan vatandaşların mezarını ziyaret etmek istemişti. Çarşamba'ya bir steyşın Renault ile Y. Bilek, Alman takımının kaptanı, il spor müdürü ve ben sıkış tepiş gitmiştik. Belediye başkanı bizi karşılamış ve beraber gitmiş mezarlığa. Yerini ben göstermiştim. 25 metre ötesiydi çünkü babamın mezarının.

Unutamadığım maç yarı finaldi. Ve yıllarca başımızı yakacak üçlük sevdası, panik ve Bora Sancar'ın kaçırdığı son hücumlar. 30 saniye bitmesine hayli varken atılan üçlükler ve hüzün.

Ama çok güzel bir turnuvaydı bizim için. Ve birazcık da olsa orada tuzum olmasını hiç unutmayacağım.