15 Ocak 2010 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #15: İtalya'yı Tek Başına Yenen İbo

Sevgili Anıl’ın bana ayırmış olduğu arazide her Cuma yakın tarihimizin koridorlarında volta atıyor, anımsayabildiklerimi sizlerle paylaşıyorum. Bu sabah çayımı yudumlarken şöyle bir düşündüm ve şanslı olduğuma karar verdim. Ya basketbolumuzun dününü değil de, bugününü konu alan bir köşenin kiracısı olsaydım… Ne yazacaktım şimdi?

En iyisi, hiç ağzımı bozmadan yine zaman tünelinde küçük bir yolculuğa çıkmak… “Tamyemiş” yerine miş’li geçmişten söz etmek.

1993 Avrupa Yıldızlar Şampiyonası’ndan üç yıl sonra Türkiye, 1996 yazında Avrupa Ümitler Şampiyonası’na ev sahipliği yaptı. O zaman bu organizasyon “Under-22” oyunculara açık olduğu için, 74, 75 ve 76 doğumlulardan hayli güçlü bir kadro kurduk. Aydın Örs’ün yönetiminde İbrahim Kutluay atacak, Mirsad Türkcan tutacak, Hüseyin Beşok ortayı kapatacak, diğerleri de (Alper Yılmaz, Tolga Tekinalp, Burak Sezgin, Kemal Tunçeri, Bora Sancar, Cüneyt Erden, Erdal Bibo, Alpay Öztaş ve Gökhan Üçoklar) destek verecekti. Oyun kurucu pozisyonunda elimiz biraz kısıtlı görünmekle beraber, madalya adayları arasında gösteriliyorduk. Şansımızı arttıran faktörlerden biri de kura olmuştu. Kuvvetli takımların çoğu İstanbul grubunda buluşurken, biz Bursa’da 5 maçtan 3 galibiyet çıkarmamıza karşın, yarı final vizesini aldık.

Bursa grubunun medya sorumlusu olarak organizasyonda görev almıştım. Benim yaptığım işi İstanbul grubunda Engin Özerhun üstlenecekti. Ne yazık ki, Ayhan Şahenk’in boş tribünleri önünde oynanan ilk tur maçları çok daha zevkli ve çekişmeli geçti. Jasikevicius, Timinskas, Praskevicius ve Adomaitis’li Litvanya birinci sırayı alırken, Paco Vazquez, Ricardo Guillen, de la Fuente, Duenas’lı İspanya onları takip etti. Papanikolau’nun eksikliğine karşın, Rentzias, Kakiouzis, Kalaitzis, Liadelis, Giannoulis gibi güçlü isimlerle İstanbul’a gelen Yunanistan’ın ve Nesteroviç’li, Tusek’li, Marko Miliç’li, Jagodnik’li Slovenya’nın yarı finalin dışında kalmaları sürprizdi. Hatta Aleaxender Koul ve Baidakov ikilisiyle bizim grupta olsa can yakabilecek Belarusya’ya bile yazık olduğu söylenebilir.

Bursa’da ilk gün müthiş bir maç oynadık. Sonraki yıllarda, kariyerlerinin bir döneminde ülkemizde forma giyecek Lukovski, Scepanoviç, Drobnjak ve Stanojeviç gibi oyunculardan kurulu Yugoslavya ile mücadelemizde skor düşüktü ama heyecan son saniyeye kadar sürdü. Rakip, savunma önlemlerini İbo üzerine kurmuştu. Biz de onların, maalesef daha sonra genç yaşta pis bir cinayete kurban giden Boşnak asıllı skoreri Haris Brkiç’i durdurmaya çalışıyorduk. Bu durumda oyun, iki uzunun, Hüseyin ile Drobnjak’ın düellosu şekline dönüştü. Maçı 21 sayı, 7 ribaundla bitiren Hüseyin, bu düellodan galip çıktı ama bitime saniyeler kala 2’de 0 serbest atış kullanınca, sahadan 50-49 yenik ayrıldık. O gün Yeni Yüzyıl gazetesinde “Ümidin olsun yeter” başlıklı yazımda, sonucun hiç önemli olmadığını, bu genç kadronun basketbolumuza uzun yıllar hizmet edebilecek kalitede olduğunu belirtmiştim. Gerçekten de o gün sahada olan oyunculardan üçü, çok kısa sürede sadece bizim değil, tüm basketbol dünyasının alkışladığı birer yıldız oldu. Mirsad NBA parkelerine çıkan ilk Türk sporcu oldu, Rusya ve İtalya’da önemli başarılarda payı vardı. İbrahim, Panathinaikos’la Avrupa şampiyonluğu yaşadı. Hüseyin, Maccabi, Lyon, Le Mans, Prokom derken, parlak bir Avrupa turu yaptı. Üçü de 2001 Avrupa ikinciliğinde kürsüdeydi.

Bizim yaptığımız işin en keyifli yanı budur: Geleceğin yıldızlarını herkesten önce görmek, bilmek, keşfetmek. Jasikevicius gibi müthiş bir oyun kurucuyu 93 yazında Giresun’da dünya gözüyle izlemiş olmak, bunca yıllık basketbol yorumculuğu kariyerimin inci tanesi anılarından biridir mesela… Hidayet’i henüz 15 yaşındayken Edirne’deki yıldız milli takım adaylarının kampında tanımış olmak da öyle…

Neyse, yine 1996 Temmuz'una, Bursa’ya dönelim… İlk maçı kaybetmiş olduğumuz için, ikinci gün oynanacak İtalya maçının önemi bir kat daha artmıştı. Mağlubiyet, yarı finale ve madalya umutlarına veda anlamına gelebilirdi. Ancak o gün sahaya öyle bir İbrahim çıktı ki, tek başına bütün karamsar bulutları dağıtıverdi. İlk yarı bittiğinde İbo, 29 sayı atmıştı ve Türk Milli Takımı, Basile’li, Marconato’lu, Galanda’lı İtalya karşısında 50-27 öndeydi. Yanlış okumadınız, İbrahim-İtalya maçında da skor 29-27’di yani!.. Kutluay o gün 8/10 şut, 7/10 üçlük, 13/16 serbest atış isabetiyle toplam 50 sayı attı ve 87-76 kazandık. Bence bu, Türk basketbol tarihinde, bir milli maçta ulaşılmış en yüksek bireysel performanstır. İki takımın da mutlaka kazanmak için çıktığı bir karşılaşmada (İtalya bir gün önce Fransa’yı yenmişti), üstelik bir Avrupa Şampiyonası’nda 87 sayının 50’sini atabilmek… Dile kolay!

Turnuvayı San Antonio Spurs Genel menajeri sıfatıyla (henüz koç değildi) izlemeye gelmiş olan Gregg Popovich, maç bitiminde Avrupa scout’u Hollandalı Rob Meurs’e “Bana daha önce böyle bir adamdan hiç söz etmedin…” diye lafa girip, öyle bir fırça attı ki, o ana tanık olduğum için ben utandım.

Üçüncü gün Fransa önünde küçük bir kazaya uğramış olsak da, daha sonra Belçika ve Rusya engellerini aşarak yarı finale yükseldik. Son perde İstanbul’da, Abdi İpekçi’deydi. Yarı finalde tribünler tıklım tıklımdı. İbrahim yine 35 attı ama bize göre çok daha takım olan Litvanya’ya diş geçiremedik. On sayı farkla mağlup olduk ve bir gün sonra Yugoslavya ile üçüncülük maçında buluştuk. Turnuvanın açılış günü oynadığımız rakiple kapanışı yapıyor ve mutlaka kazanmak istiyorduk. Koç Aydın Örs’ün başta hiç şans vermediği, yarı finalde biraz da mecburiyetten sahaya sürdüğü Kemal Tunçeri, üçüncülük maçının başrol oyuncusuydu. 40 dakika sahada kaldı ve 22 sayı üretti ama arkadaşları o kadar yorgundu ki, ona Hüseyin’den başka omuz veren kimse çıkmadı. Kaderimize razı olduk, ev sahipliği yaptığımız organizasyonu madalyasız kapattık. “Aacaba Kemal’e daha önceden şans verilmiş olsaydı, ne olurdu?” sorusu, o gün bugündür beynimi kemirir.

Madalya alabilmek için iki yıl bekleyecek, 1998 yazında İtalya’da yapılan Avrupa Şampiyonası’nda kazanılan bronz madalya ile Ümitler kategorisinde ilk kez kürsüye çıkma onurunu yaşayacaktık.

MERAKLISI İÇİN NOTLAR: Finalde İspanya’yı 85-81 yenen Litvanya şampiyon oldu… İbrahim Kutluay’ın sayı krallığını kazanması, Mirsad Türkcan ile Hüseyin Beşok’un ribaund krallığında Nesteroviç’in ardından ikinci ve üçüncü sıraları alması, bizim için teselli ikramiyesi sayılabilirdi…

Yiğiter Uluğ

12 Yorum Yapılmış:

Dr.J dedi ki...

Cuma günlerine zevk katıyorsun Yiğiter Abi. Eline sağlık, bir solukta okunuyor yazıların, okuyana az geliyor, kitap yaz be abi...

Erol Kaya dedi ki...

İşte o Jasikevicius'u 1999'a kadar kimse tanıyamayacaktı. Çünkü NCAA'deydi yıldız oyuncu. 99daki Avrupa şampiyonasında bir numaralı favori olan Sabonis'li Litvanya'nın 21 yaşındaki yedek guardı çeyrek finalde, yine bir İspanya maçıyla kendini bütün Avrupa arenasına gösterecek ve Union Olimpija'nın yolunu tutacaktı...
90'lar ve 2000'li yılların başları ne güzeldi diye diye dilimde tüy bitti :)
2004 sonrası ise yüzümüz gülmez oldu... Sebebi için bkz.
http://flameofeast.blogspot.com/2010/01/bogdan-tanjevic-diye-bir-adam.html

Yiğit Gökçehan Koçoğlu dedi ki...

Eline, yüreğine sağlık Yiğiter Abi. Çok güzel bir yazı.. Yaşım küçük olduğu için geçmişten pek bilemediklerimi sayende öğreniyorum..

silahsız kuvvet dedi ki...

50-49'luk maçı, o yıllarda ortaokul öğrencisi olan bende tribünden izlemiştim. Yiğiter abi kadar net hatırlamıyorum ama maçı. Çok düşük skorlarla geçen bir maç olmuştu ve büyük beklentilerin olduğu iboyu oldukça iyi tutmuşlardı. Gerçi iyi tuttuklarını falan çok net hatırlamıyorum ama hatırladığım maçtan çıkarken herkes İboya kızıyordu. Net olarak hatırladığım başka birşeyde Mustafa Sandal'ın araba parçasının ilk patladığı dönemdi. Salonda çalınmış ve herkes vay be demişti :)

tarski dedi ki...

-o zamanlar huseyin'in favori hakereti, sol dipte post-up yaptiktan sonra, kendi sag omuzu uzerinden cok hizli donerken topu yere vurup ters turnike veya smacla bitirmesiydi, bu macta da cok fazla yapmisti.

-aslinda cogu kisi bora'nin yerine
kemal tunceri'nin oynamasini tercih ediyordu. o sene kendini oldukca gelistirmisti, ve cok fazla ekstra idman yapiyordu. ama garantici bir felsefesi olan aydin ors, daha iyi tanidigi 2 yas daha genc bora'da israr etti uzun sure.

-litvanya'ya yenildigimiz mac, litvanya ekol nedir ogrendigim mac olmustu. bizim tek yaptigimiz ibo'ya bir sekilde az cok bos oldugu bir yerde topu gecirmeye calismakken, adamlar "motion offense" dersi verdiler. 99 haric her sene caktigimiz ders bu derstir.

bahadır dedi ki...

i. kutluay'dan sonra skorer 2 numara yetişmedi yada yetiştiremedik.

fırat dedi ki...

Ah nerde o jenerasyon şimdi.

Erol Kaya dedi ki...

şafak edge - birkan batuk - ersan ilyasova - furkan aldemir - enes kanter ilk beşi bir sakatlık olmazsa önümüzdeki senelere damgasını vurur derim ben. Çok da umutsuz değilim yani yeni jenerasyonlardan.
Kenan Sipahi, Can Mutaf, İlkan Karaman, Melih Mahmutoğlu gibi iyi gelecek vaadeden gençlerimiz de var.
Ama Cenk Akyol ve Barış Hersek vakalarını da unutmuş değiliz.

KskHyTr dedi ki...

Semih oguz gibi uzunlar 2-3 yıldır milim ilerleme kaydedemedi tanjevic saolsun... Hakan demirelinde başını yedi adam neyse kendini başka takıma attı.. Ama en çok ömer aşığa üzülürüm tanjevic iş başında kalırsa... herkes forvet yetişmiyor diyo sırtı dönük oyunu olan pivotta yok ülkede malesef yetiştirilmiyor... varsa yoksa şut çalıştıren kısasında uzununa modern? baketbol değilmi...

Sarp dedi ki...

http://www.fibaeurope.com/cid_KNce8jInH7Qj1EsyH5rjn2.teamID_376.compID_UIfgjyQcGqk-fPlnl66Tj0.season_1996.roundID_2373.html

Bu linkte istatikler var. Çok iyi yüzdeyle oynamış ibrahim 50 sayı attığı maçta.

aytunc dedi ki...

o turnuvanın önemli oyuncularından biri de sonradan geçirdiği sakatlıklar sonrası basketbolu erken yaşta bırakan oded kattash tı.

penelope dedi ki...

Hidayet gibi, İbo gibi yetenekler çıkarmış Türk basketbolu için ümitleri yitirmemek gerekiyor yani enseyi karartmayalım :) bu yazıların bir de kitabı çıkarsa geçmişi hiç bilmeyen yeni nesile iyi bir el kitabı olacaktır...bekliyoruz efendim...