22 Ocak 2010 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #16: Hido 6 yaşındayken, Triano İstanbul’daydı

80’li yılların ortaları, potada ezeli rekabetin alevlendiği, İstanbul’un tek basketbol mabedi Spor Sergi’nin dolup dolup taştığı bir dönemdir. 70’lerin sonu, 80’lerin başında ligden düşme durumlarına gelen, genelde alt sıralarda gezinen Galatasaray ve Fenerbahçe, birkaç yıl içinde yaptıkları hamlelerle şampiyonluk yarışına ortak oluverdiler. İlginçtir, onlar iddiadan uzak, kendi halinde yaşayıp giderken müesseselere kafa tutan Beşiktaş ise, iki köklü rakibinin güç kazanmasıyla birlikte biraz geriye, daha mütevazı bir çizgiye çekildi.

Bugün ligimizde uygulanan Amerikan usulü play-off’un (normal sezonu birinci bitiren takımla sekizincinin, ikinciyle yedincinin… vs. eşleşmesi) başlangıç tarihi, 1983-84 sezonudur. Bu uygulamanın henüz ikinci yılında, 1984-85 sezonunda, play-off finalinde Galatasaray ile Fenerbahçe buluşunca yer yerinden oynadı. Emektar Spor Sergi’mizin kapıları, o maçlarda saatler öncesinden kapandı. İçeride tahta tribünlerde salkım saçak manzaralar oluştu. Gazeteler özel basketbol ekleri verdi, basının ilgisi (medya lafı yoktu o zamanlar) bir anda potaya yoğunlaştı. Popülarite, tiraj, rating, ne derseniz deyin, hepsinde patlama yaşandığı için, basketbol âlemi o gün bugündür ikinci bir Fenerbahçe-Galatasaray final serisi için dua ediyor. Ancak bu dualar yalnızca bayanlar finalleri için kabul oldu, erkeklerde 25 yıldır bir daha öyle bir final izleyemedik.

Fenerbahçe’nin şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırdığı 1985 Nisanının ardından, transfer aylarını büyük bir yoğunlukla geçirdiğini söylemeye gerek yok herhalde… Önce antrenör Önder Okan’la (nur içinde yatsın) yollar ayrıldı, sonra da Calvin Roberts’la… Takımın başına Amerika’dan Dennis Perryman adında bir koç getirildi ve yabancıları seçme işi ona bırakıldı. İşte Jay Triano ile böyle tanıştık. Sarı-lacivertli takım, sezonu kadrosunda iki beyaz yabancı ile açtı: Pivot Mike Terpstra ve 2-3 numara oynayabilen Kanadalı şutör Triano. Kadroda zaten milli takımın kaptanı Efe Aydan vardı. Ali Limoncuoğlu, Hakan Artış, Necdet Ronabar ve Kemal Dinçer gibi isimlerden kurulu hiç yabana atılmayacak bir destek ekibi de cabası…

Takıma yeni katılan her yabancı merak edilir, bilirsiniz. Triano ve Terpstra için de öyle oldu. Yetenekleri kısıtlı Terpstra’nın, yıllardır üçlükleri, smaçları ve bloklarıyla tribünleri ayağa kaldıran Calvin’in yerini doldurması zor görünüyordu ama Triano, kısa sürede özel seyircisini yarattı. Hemen baştan söyleyeyim; mükemmel bir şutördü. Uzun yıllar ülkesinin milli takımını sırtlamış, 84 Los Angeles Olimpiyatları’nda yarı final oynayıp dördüncü olan Kanada’nın hücumda 1 numaralı opsiyonu olarak uluslararası alanda şöhret kazanmıştı. Üniversiteyi bitirdikten sonra draft’ın geç turlarında Lakers tarafından seçilmiş olmasına karşın, NBA’de oynama şansı bulamamış, profesyonelliğe Meksika liginde başlamıştı.

“Çıplak gözle izlemiş olduğun basketbolcular arasında zekâsıyla şut yeteneğini birleştirenlerden bir karma yap” deseler, Jay Triano yazacağım ilk isimlerden biri olur herhalde. Triano ile Tim Duncan arasında geçen yıllar boyunca şut atarken potanın camını bu kadar iyi kullanan bir başka oyuncu görmedim. Atletik değildi belki ama yumuşaklığı, şut atarken fotoğraf çektirir gibi havada asılı kalışı ve tıpkı kitaplarda anlatıldığı gibi kusursuz bir stile sahip olması, Triano’ya muazzam avantajlar sağlıyordu. O tarihlerde ligimizde sağlıklı istatistik tutulamadığı için net bir ortalama vermek mümkün değil ama, Fenerbahçe formasıyla oynadığı maçlarda 20’nin altına pek düşmezdi.

Triano’nun Spor Sergi’de verdiği resitallerden unutamadığım epeyce kare var. Hafızamda en derin yer eden karşılaşma ise normal sezonun son maçıdır. Galatasaray, play-off’a üçüncü sıradan girmeyi garantilemiş ve o hafta derbi oynanacak. Fenerbahçe kazanırsa, beşinci sıraya tırmanarak play-off’ta ezeli rakibiyle eşleşmekten kurtulacak. Ligi dördüncü bitiren Eczacıbaşı, o sıralar pek huzurlu değil. Takımın starı Erman Kunter ile koç Faruk Akagün arasındaki sorunlar saklanamaz hale gelmiş. Bu nedenle Fenerbahçe, Eczacıbaşı ile eşleşmek arzusunda.

O koşullarda çıkılan son hafta maçında Paul Dawkins ile Jay Triano’nun neredeyse “derbi içinde ayrı bir derbi” denebilecek olağanüstü düellosuna tanık olmuştu izleyenler. Bir Dawkins atıyor, bir Triano… Bir sarı-kırmızılı tribünler coşuyor, bir sarı-lacivertliler… Tabii Dawkins’in yanında ikinci keman olarak Michael Scearce gibi önemli bir koz var. Ve kazanan Galatasaray oluyor (Düellodan Triano’nun 37-31 galip çıktığını, bugün Mehmet Durupınar’ın kitabından öğreniyoruz).

Play-off eşleşmesinde rakibini iki kere daha mağlup eden Galatasaray, sonrasında da zafer yürüyüşünü sürdürdü ve üst üste ikinci şampiyonluğu kazandı. Sarı-kırmızılılar, o yıl sadece şampiyon olmakla kalmadı, Fenerbahçe’ye galibiyet yüzü göstermediği için de istatistiklerde önemli bir avantaj sağladı. Zaten Fenerbahçe’nin Amerikalı koçu Perryman’ın sözleşmesi, ilk yarıdaki Galatasaray yenilgisi sonrasında feshedilmiş, adamcağız yılbaşını bile göremeden ülkesine dönmek zorunda kalmıştı. Sezonu Mahmut Uslu ile bitirdiler.

Yaaa! Bir yaşınıza daha girdiniz, değil mi? Mahmut Uslu’nun Jay Triano’ya birkaç aycık da olsa koçluk yapmış olduğunu öğrenmek, insanı şaşkına çeviriyor.

Belki de bu yüzden, Kanadalı yıldız ülkesine döndüğünde henüz 28 yaşında olmasına karşın, profesyonel oyunculuk kariyerine nokta koydu, sadece milli takımda oynadı ve mezun olduğu Simon Fraser Üniversitesi’nde asistan koçluğa başladı. 88 Seul Olimpiyatları ile potalara veda etti. Sonrasında yine Simon Fraser’da başantrenörlük ve 1998-2004 yılları arasında Kanada Milli Takım koçluğu.

Triano ile, Kanada Milli Takımı’nın başında 2002’de gelmiş olduğu Efes Cup’ta, Abdi İpekçi’de ayak üstü minik bir sohbet şansımız olmuştu. Salonu gördüğünde gözlerine inanamadığını, burasının onun tozunu yuttuğu Spor Sergi’den çok farklı olduğunu söylemişti gülerek…

Dünya ne kadar küçük… Bugün NBA TV’de Toronto’nun maçlarını izlerken, zaman zaman sahadaki Hidayet Türkoğlu’na sesini duyurabilmek için kenarda çırpınan koç Jay Triano’yu görüyorum. Aklıma hep aynı sorular geliyor: O sıralar henüz 6 yaşında olan Hido, acaba bugünkü koçunun Spor Sergi’nin çemberleriyle haşır neşir olduğu günlerde bir Fenerbahçe maçı seyretmiş midir? Onun cama çarptırarak attığı şutları minik elleriyle alkışlamış mıdır? Onun kusursuz stilinden bir şeyler kapmaya çalışmış mıdır?

Yiğiter Uluğ

14 Yorum Yapılmış:

saLsa dedi ki...

İlk yorum benden.. Muazzam ötesi bir yazı.. Yazının değmediği zaman dilimi, değmediği köşe yok.. Ustayı okumak da, ustayla bir şeyler paylaşabilmek de müthiş.. İyi ki varsın Yiğiter abi...

saLsa

Osman dedi ki...

Yiğiter abi mükemmelsin
Mahmut USLU'nun Fenerbahçede coachluk yaptığını biliyordum fakat TRIANO döneminde olduğunu bilmiyordum.
Benim asıl anlamadığım eski bir coach olan Mahmut USLU nasıl oluyorda Tanjevich e tahammül edebiliyor.
Saygılarımla

cannksk dedi ki...

gittikçe büyülüyorsun yiğiter abi, müthiş yazı

kobe dedi ki...

bence super bir yazi olmus.. Yigiter abinin yazilarini cok keyifle okuyorum.tanjevice nasil mi tahammul ediyor?mahmut uslu basketboldan anlamiyor olabilir mi acaba:)

ako dedi ki...

çok güzel bir yazı , teşeküür ederiz Yiğiter bey. Yazılarınızda sıklıkla bahsettiğiniz, kaynak eser "Türk Basketbolunun 100 Yıllık Tarihi" kitabı her basketbol severin kitaplığında olması gerekir. ne yazık ki satılmıyor.

Yiğit Gökçehan Koçoğlu dedi ki...

Mükemmel bir yazı abi. Süper resmen..

Bitirişi harikaydı..

Şurada da bittim; "Belki de bu yüzden, Kanadalı yıldız ülkesine döndüğünde henüz 28 yaşında olmasına karşın, profesyonel oyunculuk kariyerine nokta koydu..."

:D

Sarıkaya dedi ki...

Mahmut Uslu'nun Efes'i de dibe vurdurmuşluğu vardır!-)) Valla billa sesli düşünmüyorum, Pano Natof'un yalancısıyım!-))

kahramanmasaesat dedi ki...

Suratım keyifli bir tebessümle yazıyı bitirdim. Muhteşem yazı.

penelope dedi ki...

Yazıda o kadar çok birikmiş, biriktirilmiş anekdotlar var ki, okurken geçmişe ve hatta bugüne de dokunmuş oluyorsun...bu katmadeğer için teşekkürler ve ellerine sağlık...

dejavu dedi ki...

Harika bir yazı daha, diğerlerine haksızlık etmek istemem kesinlikle ama belki de şu ana kadar buarada paylaşılanların en iyisi bu. Tabii sende bu anılar ve bilgilerle birlikte bu güzel anlatım olduktan sonra, sonu yok bu işin.. Bize düşen sadece Cuma günlerini bekleyip bunları keyifle okumak, ellerine sağlık Yiğiter abi.

KskHyTr dedi ki...

"Yaaa! Bir yaşınıza daha girdiniz, değil mi? Mahmut Uslu’nun Jay Triano’ya birkaç aycık da olsa koçluk yapmış olduğunu öğrenmek, insanı şaşkına çeviriyor.

Belki de bu yüzden, Kanadalı yıldız ülkesine döndüğünde henüz 28 yaşında olmasına karşın, profesyonel oyunculuk kariyerine nokta koydu"

Koptum gece gece ya bidaha okuyunca:) süper bir yazı...

KskHyTr dedi ki...

Bu arada hidoyla ersanı izliyorum karşılıklı şuan ntv de murat kosava sanırım hidonun golüyle fark kapandı falan dedi yada ben uykusuzluktan yanlış duydum? Bu arada Jay triano da resimdeki gibi kurt işaretli setlerine devam ediyor sahada:D

vahe dedi ki...

selamlar,
bu yazıya yorum yapacak bir söz bulamıyorum ama benim hatırladığım fenerin trianoyla bir galatasaray galibiyetinin olduğu ilk yarıyı 10 sayının üstünde bir farkla mağlup bitiren fenerin trianonun üst üste 6 veya 7 hücüm üç sayılık basketle takımını öne geçirip (fener seyircisinin onu hep hatırlamasının temel sebebi bu performanstır)maçı kazandırmasıydı.bir kendine güven performansıydı her şut bir sonraki şuttan bir adım daha geriden atılıyordu(biraz abartmış olabilirim)maçı hakkında yanılıyorsam lütfen doğrusunu da hatırlatın.hayatta gördüğüm en düzgün şut stenceine sahip birkaç oyuncudan(ermanı es geçmeyelim)biriydi.
haftaya görüşürüz
vahe

tozlu parkeler dedi ki...

vahe doğru söylüyor, o maça girememiştim dönüp televizyondan seyretmişrtim.Maçtan sonra Triano'nun bozuk Türkçe'siyle en büyük fener diyişini de unutamam.
Triano'yla beraber Terpestra'da vardı o takımda ama triano'nun aksine Terpestra'dan hiç verim alamamıştık.
Triano o dönem bizim gözümüzde ilahtı, sakin sakin dribling yaparken aniden yön değiştirip yaptığı penetrelere hayrandım.