12 Şubat 2010 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #19: Kimselere Benzemeyen Bir Emekçi

1980 yılının son haftaları olmalı, serin bir İstanbul günü… Nişantaşı’nda, Rumeli Caddesi’nde avarelik ediyorum. Daracık kaldırımda vitrinlere baka baka ilerlerken, birden kocaman bir adam dikildi karşıma. Hani bir an döner de biriyle burun buruna gelirsiniz ya, işte öyle bir sahne… Ama bir terslik var: Benim burnum adamın yüzünde aynı bölgeye değil de, çenesinin altında bir yerlere denk geldi. Bu tuhaf hadisenin şaşkınlığıyla hafifçe gözlerimi yukarı kaldırdım. Aaa, çok iyi tanıdığım bir yüz bu! Ama nedense o minicik zaman diliminde onun kim olduğunu çıkaramadım, elini sıkacak bir hamle yapamadım ve 2.00 metre boyundaki zenci, gülümseyerek “Sorry” diye mırıldandı ve yürüyüp gitti. Yıllardır sahalarda izlediğim ve hayranlık duyduğum bu adama, hayatımda ilk ve son kez bu kadar yakın olmuştum. Ne var ki, onu tanıyamamış, “Merhaba Mr. Haigler” diyememiştim. Nedeni basitti aslında: Sürekli forma ve şortla görmeye alışkın olduğum birinin, önüme pardösü, takım elbise ve elinde Bond çantayla (evet, spor çantası değil, Bond çanta) pat diye çıkması! Basketbolla hiç ilgisi olmayan biri, onu pek alâ çokuluslu bir şirketin İstanbul’a sanayi ürünleri pazarlamaya gelmiş elemanı zannedebilirdi.

Ron Haigler, ondan önce ve ondan sonra tanıdığımız Amerikalı oyuncuların hiçbirine benzemiyordu. Tam 7 sezon boyunca Türkiye’de oynadı, şampiyonluklar kazandı, çok önemli maçların kahramanı oldu, hep başarı fotoğraflarında yer buldu… Bir gün olsun onun hırsla yumruklarını sıktığına, şova dönük hareketler yaptığına, rakibin sertliklerine cevap verdiğine, iddialı bir cümleyle basında manşetlere fırladığına kimse tanık olmadı. Her zaman derli topluydu. İşine ve rakiplerine saygısı, disiplini olağanüstüydü. Kendisine çok iyi baktığı için istikrarlıydı, neredeyse hiç sakatlanmadı. Kolej kariyeri boyunca 2 ve 3 numara pozisyonlarında oynamıştı ama 1978 yılında Eczacıbaşı’na transfer olmasıyla birlikte Efe-Emir ikilisinin yanında 4 numarada ter dökmesi gerekti. Yeni görevine hemen uyum sağladı, özellikle Avrupa Kupaları’nda kendisinden daha uzun ve iri rakiplerle eşleşmesine rağmen, çizgisini korudu.

Haigler’ın atletik özelliklerinin tam olarak ne seviyede olduğunu bir türlü anlayamadık. Öyle havalarda uçan kaçan, yaptığı smaçlarla çemberleri zangırdatan, tribünleri ayağa kaldıran bir oyuncu değildi. Ama ne hikmetse iki-üç kişinin birlikte yükseldiği bir ribaund pozisyonunda elinde topla aşağı iner ve hemen guard’ı bularak hızlı hücumu başlatan ilk pası verirdi. Gösterişten uzak, büyük bir basketbol emekçisiydi.

Hi-post bölgesinde inanılmaz yaratıcı bir oyunu vardı. O zamanlar üçlük olmadığı için 4 numaralar daha da yükselip, üçlük deneme şansına sahip değildi ama faul çizgisi civarında oyunu bu kadar iyi okuyup, bu kadar iyi oynayan çok az oyuncu gördüm ben… Kusursuz şut fundamentalini, sert ve isabetli pasları ile birleştirir, bazen durdurulması imkânsız bir hücum makinası haline gelirdi.

Ancak başta da belirttiğim gibi, Haigler’ı asıl benzersiz kılan özellikler, mütevazılığı, çalışkanlığı ve iş ahlâkıydı.

Harvard, Princeton, Yale, Cornell gibi Amerika’nın en köklü ve en iyi okullarını bir araya getiren Ivy League’de, Pennsylvania Üniversitesi’nde okumuş, 1975 NBA draft’ında Chicago Bulls tarafından seçildiği halde profesyonel olamamıştı. Sonraki birkaç yılda da kontrat imzalama şansını son anda kaybedince, İstanbul’un, Levent’teki Eczacıbaşı tesislerinin yolunu tutmuştu. Haigler, Pennsylvania’daki son senesinde Ivy League’de sayı kralı olup “Yılın Oyuncusu” seçilen, takımını dört yıl üst üste liginde şampiyon yapıp, NCAA Turnuvası’na götüren bir Philadelphia efsanesiydi. İlginçtir, onun oynadığı yıllarda takımın koçu da Chuck Daly’ydi (sonrasında Detroit Pistons’u NBA şampiyonluklarına taşıyacak, 1992 Olimpiyatları’nda gelmiş geçmiş en iyi “Dream Team”i yönetecek koç).

Pennsylvania, spordan çok akademik alandaki başarılarıyla bilinen bir okuldu. Bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan kırk yıllık dostum Ünal Zenginobuz, 1980-84 yılları arasında İTÜ formasıyla Birinci Lig parkelerine çıkmış hızlı bir guard’dı. 90’larda doktorası için Pennsylvania Üniversitesi’ne gitti. Okulun spor salonundan içeri adım attığı ilk gün, duvarda asılı kocaman bir Ron Haigler posteri görmüş ve kendi kendine “Vay be! Meğer biz İstanbul’da kimle karşı karşıya oynamışız” diye söylenmiş.

Aslında Pennsylvania, Haigler’dan hemen önce, 1972’de Bob Morse gibi Avrupa’da uzun yıllar başarıdan başarıya koşacak büyük bir yıldızı yetiştirmişti. Varese’nin 70’li yıllarda kazandığı üç Avrupa şampiyonluğunda ve oynadığı finallerde büyük payı olan beyaz skorer Bob Morse ile “bizim” Haigler, 1980 yılında Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda karşı karşıya geldiler. Eczacıbaşı, 1978-79 sezonunda şampiyonluğu Efes Pilsen’e kaptırdığı için, o yıl ülkemizi Avrupa’nın 2 numaralı kupasında temsil ediyordu. İlk turda Steaua Bükreş’i, ikinci turda Oostende’yi eleyerek çeyrek finale kaldılar. O zamanlar Avrupa potalarında tur geçebilmek bizim için neredeyse mucize ile eşanlamlıydı. Ligde yabancılara yasak getirilmişti. Kupalarda tek yabancı hakkını Haigler’dan yana kullanan Eczacıbaşı’nın, milli takımlar düzeyinde yenemediğimiz ülkelerin takımlarını devirerek ilk sekize kalması, büyük olay yaratmıştı. 1980’in Ocak-Şubat aylarında oynanan çeyrek finaller, dörtlü iki gruptan oluşuyordu. Eczacıbaşı, İtalyan Emerson Varese, İspanyol Barcelona ve Yugoslav Zadar’dan oluşan müthiş zorlu bir gruba düştü. 1972, 73, 75 ve 76’nın Avrupa şampiyonu, 1974, 77, 78 ve 79’un finalisti Varese (bu süreçte Ignis, Mobilgirgi ve Emerson gibi üç farklı sponsorla anıldı), parkelerin gördüğü en ipeksi yumuşaklıktaki şutörlerden biri olan 2.02’lik Morse’la favoriydi elbette... Eczacı’yı iki maçta da yendiler ama Haigler, bu iki maçta toplam 51 sayı atarak, “ağabeyi” Morse’tan aşağı kalmadığını gösterdi.

Türkiye’deki son yılını Efes Pilsen formasıyla geçiren Ron Haigler, Eczacıbaşı’nın 1980-81 ve 1981-82 şampiyonluklarında Efe Aydan, Necati Güler, Melih Erçin ve Aydan Siyavuş’la birlikte başrollerdeydi.

Geçenlerde Necati Güler’le telefonda sohbet ederken, onun şimdiye kadar hiç duyulmamış bir yönünü de öğrendim. “Biliyor musun, Ron Baba’nın en büyük özelliği neydi?” diye sordu Necati Güler… Ben “Şutu ve fundamentali herhalde” diye gevelerken, o düzeltti: “Onlar tamam da, Ron Baba ile birlikte bizim soyunma odalarımızda büyük bir devrim yaşanmıştır. O gelene kadar hepimiz duşta takunya giyerdik. Tak, tak, tak… Çok ilkel ve sağlıksız bir görüntüydü. Ron’la birlikte Adidas terlik diye bir şey olduğunu gördük. Hepimize Amerika’dan terlikler getirdi ve takunyaları fırlatıp attık.”

Vay be! Hiç bu tarafından bakmamıştım olaya… O günlerde 70 Cent’e muhtaç olduğu söylenen bir ülkenin, henüz plastik terliği bile görmemiş olan çocuklarının, Meneghin’li, Morse’lu koskoca Varese ile nasıl kafa kafaya oynayabildiğini de varın siz düşünün…

MERAKLISI İÇİN NOTLAR: Morse ile Haigler’ı buluşturan 1980 yılında Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı Emerson Varese kazandı… Haigler’dan yıllar sonra Pennsylvania Üniversitesi mezunu bir oyuncu daha geldi Türkiye’ye: Jerome Allen. Avrupa’da hayli parlak bir kariyere ulaşmadan önce 1999-2000’de Ülker’de oynadı. Şu anda mezunu olduğu okulun koçluğunu yapıyor.

Yiğiter Uluğ

4 Yorum Yapılmış:

KskHyTr dedi ki...

Takunya muhabbeti baya iyimiş gerçekten:) Medeniyet getiren siyahi oyuncu:)

dejavu dedi ki...

Ellerine sağlık Yiğiter abi.

Plastik terlik olayı fenaymış cidden. :)

Kaliteli yabancı oyuncuların ülke basketboluna katkıları üzerine konuşulacak çok şey var elbette. Ki buradaki kaliteden kasıt sadece parkede gördüğümüz oyunun kalitesi değil kesinlikle. Oyuncunun iyi savunmacı olması, yüksek yüzdeyle şut sokması falan değil kastımız. Her yönüyle 'kaliteli' olması. Kolay gelmiyor bu tarz isimler, geleni de sanki biz fazlasıyla kolay harcıyoruz bu devirde. Farklıymış o zamanlar, okuyup tebessüm edebiliyoruz ancak sayenizde.

serpil dedi ki...

helal olsun ya eski yabancılar hakkaten her yönden kaliteliymiş..

vahe dedi ki...

selam,
herhalde bugüne kadar ligde seyrettiğim en iyi birkaç oyuncudan biriydi haigler.şut atılırken topun parmaklarla atılacağını her seferinde sanki ders verircesine göstere göstere atardı.diplerden rakibini sırtına alıp sağa feyk gösterip soldan dönüp atardı ve herseferinde mecburen yerdiniz bu numarayı.aydan siyavuşun(toprağı bol olsun)meşhur four corner oyununun böğre giren bıçağıydı. abartmadan söyleyebilirim ki beyaz gölge ile birlikte basketbolun türkiyede tutulmasını sağlayan köşe taşlarından biriydi.varese maçlarında da tek başına onlara kafa tutmuştu.aslında aynı kadrolar bugünkü vizyonla karşı karşıya gelseler inanın eczacı elerdi.bu arad morse'un oynadığı bir film var boynuna pony'lerini astığı tek ayağı birkaç santim kısa bir oyuncunun hikayesiydi 20-25 sene önce yaz sezonunda gazi veya site siznemasında izlemiştim.

herkese saygılar,
vahe