19 Şubat 2010 Cuma

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #20: Bosna'dan Gelen İki Çocuk

Turgay Demirel 1992 Mart'ında başkanlığı Osman Solakoğlu’ndan devralmış… Yaz boyunca Nur Gencer, Emin Balcı, Mehmet Çetin Ataünal’la birlikte çalışarak hem transfer, hem müsabaka yönetmeliklerinin değişmesi ve Avrupa’daki benzerleri ile uyumlu hale gelmesi için çalışmışım. Bizim dört kişilik çalışma grubunun ortaya çıkardıklarını, hukuksal zemine oturtmak ve son rötuşları yapmak için de Levent Bıçakçı ve Başkan Demirel saatler boyu kafa kafaya verip ter dökmüşler…

Hani dün Anıl hatırlatmış ya, Danimarkalı futbolcuların plajdan gelip şampiyon oldukları bir Euro 1992 vardır diye… İşte o turnuvayı ben hiç izleyememiştim. Çünkü biz o sıralar, geç saatlere kadar Turgay Demirel’in Sıraselviler’deki ofisinde yönetmelik yetiştirmekle meşguldük. Türk basketbolu yepyeni bir döneme adım atmıştı, artık büyük başarılara koşacaktı… Buna yürekten inanıyor ve müthiş bir heyecanla çalışıyorduk.

Yabancı sayısının birden ikiye çıkarılması, yabancı oyuncularını değiştirenlerin kademeli olarak artan lisans ücretleri ödemesi, takım kadrolarına altyapı oyuncularını monte edenlerin bazı avantajlar elde etmesi, ligin yayın haklarının topluca pazarlanması ve gelir dağılım esasları vb. konularda olumlu etkileri sonraki dönemlerde görülecek kuralları kaleme aldık. Yeri gelmişken söyleyeyim: Şimdilerde eleştiri konusu yapılan normal sezonda iki maçı da kazanan takımın olası bir play-off eşleşmesine 1-0 önde başlaması kuralı da Engin Özerhun ile benim önerimdir aslında… O sıralar ligin son haftalarında kendilerine en uygun eşleşmeyi ayarlamaya çalışan kimi cin fikirli koçlarımız sayesinde hep olmadık sonuçlar alınır, düşme hattındaki bazı takımlar bu durumdan haksız avantajlar elde ederken, bazıları da yok yere ikinci ligin yolunu tutardı. Ayrıca haftalar süren bir maratonun sadece eşleşmeyi belirlemek için oynanması da bize makul gelmemiş, rakiplerine belirgin bir üstünlük sağlayan takımın, bunu play-off’ta da avantaja çevirmesi gerektiğini öne sürmüştük. Milli Takım Antrenörü Aydan Siyavuş da önerimize destek verince, o gün bugündür kullanılan ve sanırım Avrupa’da hiçbir ülkede benzeri olmayan bu sistem ortaya çıktı.

Neyse uzatmayalım… İşte o heyecanla yapılan değişikliklerin hemen ardından Efes Pilsen’in 1992-93 sezonunda Eurocup’ta final oynaması, Türk takımlarının ikişer yabancıyla kupalarda çok daha iyi sonuçlar alması, medyanın basketbola duyduğu ilgiyi de bir anda patlatıverdi. Hemen her Avrupa Kupası maçında Abdi İpekçi, merdivenleri de dahil olmak üzere doluyordu… Yeni projeler üretmemiz, bizden önce bu yollardan geçmiş olan İtalya, İspanya, Fransa, en çok da Yunanistan neler yapmış, okuyup araştırmamız gerekiyordu. Yugoslavya’daki iç savaş, yaşlı kıtamızın en önemli basketbol ekollerinden birini güç durumda bırakmış, çoğu yetenekli genç çil yavrusu gibi oraya buraya dağılmıştı. Şöhretli ve kariyerli yıldızlar için durum bir nebze olsun daha kolaydı; Batı Avrupa’da iş bulma şansları vardı. Ancak henüz altyapı seviyesinde olanlar acınacak haldeydi. Yunanistan bu sorunu kendisi için avantaja çeviren ilk ülke oldu ve pek çok Sırp, Hırvat, Karadağlı, Makedon gence kapılarını açıp, pasaport vererek, ülkenin basketboluna bir taze kan sağladı. Biraz rötarlı da olsa, biz de aynı yoldan gitmek istedik ve yönetmeliklere, bu konuda hamle yapacak kulüplere avantaj sağlayacak maddeler ekledik.

1993 yılının bahar ayları olmalı… Nisan ya da Mayıs… Turgay Demirel’in eski takım arkadaşı, yakın dostu Nihat İziç berbat günler yaşadıktan sonra önce ailesini Bosna’dan kaçırmış, daha sonra kendisi de vicdansız sniper’ların insan avından kurtularak, ateş altındaki daracık bir vadiyi gece karanlığında kâh yürüyerek, kâh sürünerek geçmiş ve Berlin üzerinden İstanbul’a gelmişti. Uyandığı korkunç kâbusun bütün izlerini yüzünden okumak mümkündü. Ama dikkatle baktığınızda, uykusuzluktan küçülmüş gözlerinde yeni bir hayata adım atmanın minik parıltılarını da yakalayabiliyordunuz.

Nihat bir gün yanında iki çocukla çıkageldi. Soluğu doğruca Turgay Demirel’in odasında aldılar. O kısacık zaman diliminde sarışın ve çok uzun boylu olduklarını görebildim sadece… Bir de insanı ürküten sıskalıklarını. Omuzları öyle çökkün, bedenleri öyle bir deri bir kemikti ki, kafaları olduğundan da büyük görünüyordu.

Nihat içeride başkanla neler konuştu, bilmiyorum. Az sonra üçü dışarı çıktılar. Çocukların sapsarı benizlerini, hayret dolu gözlerini, kemerlerini son deliğe kadar sıktıkları halde üzerlerinden düşecekmiş gibi duran pantolonlarını ve eski püskü ayakkabılarını o zaman görebildim. İçim acıdı. Aslında pembe olması gereken yanaklarında bile renkten iz yoktu. Henüz 18’ini bulmamış bu ergenlerin kursağından, aylardır doğru dürüst bir yemek geçmediğini görmek için kâhin olmak gerekmiyordu. Nihat gülümseyerek yanıma yaklaştı ve kafamdaki soruyu okuyup, “Bu çocuklar Türk basketbolunun geleceği” dedi. Sonra merdivenlerden inip gittiler…

O yaz Nihat İziç, Galatasaray’da altyapının başına geçti. Kulüp, Bosnalı gençlere kalacak bir ev verdi, yiyecek yardımı yaptı ve en önemlisi, Türk vatandaşlığına geçmeleri için bürokratik işlemleri başlattı. Biri 1975, diğeri 1976 doğumlu bu gençlerle Nihat’ın özel olarak ilgilendiğini, takımdan ayrı saatlerce çalıştırdığını duyuyorduk. Ancak yalnızca antrenman yeterli değildi, maç da oynamaları gerekiyordu 2.10’luk pivot adaylarının… Bu noktada yönetmelikte yapılan değişikliklerin faydası büyük oldu; vatandaşlık işlemlerini beklemek yerine, kendilerine tanınan ayrıcalıktan yararlanarak Galatasaray genç takımında forma giydiler.

Onları daha sonra Tuborg’da gördük. Galatasaray’ın sunduğu olanaklar hiç fena değildi ama takım iddialı olduğu için, genç oyunculara fırsat verebilme şansı yoktu. Oysa İziç, zaten basketbola geç başlamış ve savaş nedeniyle çokça vakit kaybetmiş bu uzunların bol bol maç oynaması gerektiğine inanıyordu. Haksız da sayılmazdı.

Türkiye’deki ilk günlerine, hatta ilk saatlerine bizzat şahit olduğum bu delikanlıları hepiniz tanıyorsunuz aslında… 1975 doğumlu olanın adı Edin Deliç’ti, 1976’lının Asım Pescanoviç… Biri Nedim Dal oldu, diğeri Asım Pars.

1993 yılının sonlarında Asım daha Türk pasaportu bile almamışken, İsveç’teki Noel Turnuvası için son anda toparlanan kadroya alınmıştı, koç Nur Germen tarafından… “Nasıl olsa özel turnuva, birkaç dakika oynatma şansı buluruz” demişti Germen. Buraya kadar mesele yok da, İsveçliler’in Bosna Hersek pasaportunu görünce sorun yaratacağını nereden bilebilirdik? Normalde A Milli Takımla katılmamız gereken turnuvaya 72-74 doğumlulardan oluşan bir Ümitler kadrosuyla gitmiştik ve İsveç Federasyonu bu durumdan hiç hoşlanmadığı için, hava alanına bizi karşılayacak birini bile göndermemişti. Polis Asım’ı gruptan ayırıp, bir odaya alınca, işin uzayacağı anlaşıldı. Takımı otobüsle otele gönderip, idareci olarak Asım’ın derdini çözmek için orada kaldım. Yaklaşık yarım saatlik telefon diplomasisinin ardından, federasyonun kefaleti ve özel izinle, Asım İsveç topraklarına kabul edildi. Ben adamlara dert anlatmaya uğraşırken, onun bir köşede boynu bükük, kocaman bir virgül misali oturması bugün bile gözümün önünden gitmez. Kim bilir ne düşünüyordu? Belki Bosna’nın Tuzla’sında doğup büyüdüğü için kaderine lanet okuyor, belki de geride bıraktığı ve savaşın ateşiyle kavrulan ailesi için kaygılanıyordu.

Onlar artık bizden birileri… Her iki oyuncu da lig kariyerlerini sürdürüyor. Asım, üç farklı kulüpte (Ülker, Tofaş, Efes) dört şampiyonluk sevinci yaşadı. 2001’de Avrupa ikincisi olan Milli Takım’da gümüş madalyayı boynuna takanlardan biriydi. Nedim, Tuborg, Efes, Fenerbahçe, Telekom derken, Oyak Renault’da yoğunlaşan ve belli bir çizginin altına düşmeyen bir grafiğin sahibi oldu.

Bazen aklıma şu soru takılıyor: O gün yönetmelik, henüz Türk vatandaşlığına geçmemiş bu çocukların altyapılarda oynamasına ve yetişmesine izin vermese, bugün nerelerde olurlardı acaba?

Yiğiter Uluğ

7 Yorum Yapılmış:

Fanatik Basket dedi ki...

ellerine sağlık yiğiter abi, gerçekten çok güzel bi yazı. hikaye senin ellerinde kısa bir roman tadında olmuş.

devşirme oyuncuların basketbolumuza getirdikleri/götürdükleri ayrı bir tartışma konusudur ama o savaş ortamında onlara yardım edebilmiş olmak, basketbol hayatlarına devam edebilecekleri, sığınabilecekleri bir liman olmuş olmak bir türk olarak beni mutlu etti şahsen..

asım'la nedim'e gelince, ikisi de çok yetenekli adamlar değiller, savaşmayı sevmeyen, atletik olmayan yumuşak uzunlar belki ama ikisi de iyi birer profesyonel ve daha önemlisi düzgün karakterli iyi birer insan..

KskHyTr dedi ki...

Yine süper bir yazı yiğiter abi ellerine sağlık

TUNABASKET dedi ki...

Onlar için çok önemli olabilirde Türk Basketbolu bişey kaybetmezdi.

tarski dedi ki...

ligteki maclarin playoff'u etkilemesi kuralini bence gayet iyi. hem yigiter ulug'un bahsettigi cin fikirleri antrenorlere karsi hem de lige daha fazla heyecan getirmesinden dolayi.

fuat dedi ki...

tam da asım'ın kızının dünyaya geldiği günlere denk gelmiş bu yazı. bu arada onu da tebrik edelim ikinci kez baba olduğu için...

HotSauce21 dedi ki...

nihat iciz muhtemel en yeteneksiz olanlarını getirmiş olmasıyla ayrı bi alkışı hakedio ama diğer taraftan bakarsak bu iki ismin o kadar yeteneksiz olmadığı bizim malum altyapı eksiklerimizin onları yeterli seviyeye getiremediğini düşünmek istesemde asım pars'ı her gözümün önüne getirdiğimde yetenek kavramının onun için ne kadar uzak olduğuna inanmadan edemiyorum.

basketçi dedi ki...

her iki oyuncuyada haksızlık yapmışsınız
bence her ikiside çok iyi oyuncular
asım savunmada nedim hücumda çok etkililer üstelik ben onlardan daha iyi pas verebilen 2,10+ uzun görmedim bu ligde
her ikiside bir tomasevic değildi belki ama onlar ile bir nebze de olsa takımlarımız güç kazandı. 2001 avrupa şampiyonasında asım hüseyinin ardında kalan tek uzundu. bu bile benim için yeterli katkıdır.
ama biz herşeye burun kıvırmayı severiz ve kimseyi pek beğenmeyiz.