6 Mart 2010 Cumartesi

Yiğiter Uluğ ile Nostalji #21: Can, Emir ve Onları Takip Edenler

Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda dünya bu kadar küçük değildi. Özel merak duyduğunuz bir haberin peşine düştüğünüzde, onun ayrıntısını öğrenmeniz günler, hatta haftalar alabilirdi. NBA bizim için uzak bir düştü mesela… Oradaki maç sonuçlarını, o sezon hangi takımların iddialı olduğunu öğrenmemiz, tesadüflere bağlıydı mesela… Türk gazeteleri bunları yazmazdı. Yabancı gazeteleri takip edebilme şansımız da çok azdı. Örneğin ben, hiç yıldız oyuncusu olmayan Washington Bullets’ın 1978’de NBA şampiyonu olduğunu öğrendiğimde, 1979 yılına girmiştik galiba… Dünya basketbolunun zirvesi sayılan NBA’den bile bu kadar uzak ve bihaber yaşayıp giderken, NCAA’leri bilmemize de ihtimal yoktu elbette… Dolayısıyla basketbola yetenekli bir Türk gencinin, kalkıp Amerikalara gitmesi, kolejlerden birinden burs kapması, hayalden de öte bir şeydi bizim kuşak için… Bunu ancak anne-babası orada yaşayanlar, temel eğitimini o topraklarda almış olanlar deneyebilirdi.


Can Sonat diye birinin, Tarsus Amerikan Koleji’nden mezun olduktan sonra Amerika’ya gittiğini, orada bir üniversiteden burs alarak, eğitimiyle spor yaşamını bir arada sürdürdüğünü öğrendiğimde çok şaşırmıştım, bu yüzden… Can, o yıllarda Türk Milli Takımı’nın değişmez oyuncularından olan Cihangir Sonat’ın kardeşiydi. 2.04 boyundaydı ve altyapı milli takımlarımızda sürekli oynuyordu. Amerika’daki üniversite eğitimini bitirince 1982’de yurda döndü ve Efes Pilsen’e transfer oldu. Konuyla o kadar alâkasızdık ki, Can’ın hangi okulda okuduğunu, orada ne yaptığını, nasıl istatistikler tutturduğunu bile hiç merak etmedik neredeyse… Benim, Can’ın North Dakota Üniversitesi’nden mezun olduğunu, bu okulun o yıllarda NCAA II. Division’da yer aldığını öğrenebilmem için yıllar sonra kendisini yakından tanımam gerekti. Bunun üzerinden bir on yıl geçtikten sonra, Phil Jackson’un da aynı okuldan (1966 yılında mezun) olduğunu, North Dakota’yı 60’lı yıllarda Bill Fitch ve Jimmy Rodgers gibi daha sonra şöhret sahibi olacak koçların çalıştırdığını şaşırarak okudum bir yerlerde…


Aynı dönemde (1980-82 yılları arasında) bir başka genç uzunumuz da Indiana’daki Evansville Üniversitesi’nin başarısı için ter döküyordu. Evansville çok talihsiz bir okuldu aslında… 1977 yılında Tennessee’ye yaptıkları bir deplasman yolculuğunda takımın uçağı düşmüş, koçları ve oyuncularıyla bütün bir takım yok olmuştu. Bir yandan yas tutarken, bir yandan geleceğin takımını kurmak için kolları sıvadılar. Asistanları bir Avrupa turuna çıktı ve gördükleri yetenekli gençlere burs teklif etti. İstanbul Alman Lisesi öğrencisi 2.14’lük Emir de bu gençlerden biriydi. 1980’de eğitimiyle basketbolu bir arada götürmek için Amerika’nın yolunu tuttu. Emir’li Evansville çok küçük bir okul olmasına karşın, kısa sürede kendinden beklenmeyen başarılara ulaştı. 1982’de okulun tarihinde ilk kez NCAA turnuvasına katılmayı başardılar (O zamanlar turnuvaya bugünkü gibi 63 değil, 48 takım davet ediliyordu). İlk turda Marquette’e yenilip elendiler ama Emir Turam, “NCAA play-off’larında oynayan ilk Türk” olarak kayıtlara geçmeyi başardı. Bir başka evladımızın bunu başarabilmesi için, 2000’lere Engin Atsür’e kadar beklememiz gerekecekti. Türkiye’den sürekli transfer teklifleri aldığı için, Emir’in Amerika macerası fazla uzun sürmedi. Üçüncü sınıfa başlamadan döndü, diplomasını burada, Boğaziçi Üniversitesi’nden aldı. Bu kısa maceraya ilişkin son bir ilginç not daha vereyim: Emir’li Evansville’in ilk turda elendiği 1982 yılında NCAA şampiyonluğunu James Worthy’li, Sam Perkins’li, Michael Jordan’lı North Carolina kazandı!


1987 yılında Galatasaray basketbol takımının başına Amerikalı Jack Avina getirildi. Sarı-Kırmızılılar’ın Eczacıbaşı’ndan, biraz da “hülle” yoluyla transfer ettiği yetenekli genç Ömer Büyükaycan, henüz 20 yaşındaydı. Avina’nın sert ve disiplinli antrenmanları pek ona göre değildi. En küçük bir hatasında kenara alınıyor, arzu ettiği dakikaları bulamıyordu. Avina’ya inanan ama Ömer’in kaybolup gitmesini istemeyen şube başkanı Faruk Süren’in girişimleriyle 2.08’lik bu forvet, Amerika’ya, Chicago’ya gönderildi. Kendisine apar topar bir okul bulundu. Her şey bu kadar çabuk olduğu için Ömer’i iyi bir okula kaydetmek mümkün olamamıştı. O sıralar sık sık koç değiştiren Loyola, burs vermişti oyuncumuza… Loyola, Ömer doğmadan üç yıl önce, 1963’te NCAA şampiyonu olmuş geleneği güçlü bir okuldu. Eski güzel günlere dönmek için kampüste büyük bir grup oluşturan Yunan göçmeni öğrencilerden medet umuyordu. Ömer’in oradaki en iyi arkadaşı da Yunan Spyros Sakellariou oldu zaten… O zamanlar Gelişim Spor dergisinde yazı işleri müdürüydüm ve yabancı basını iyi takip ediyordum ama Ömer’in bir maçta oynayıp oynamadığını, oynadıysa ne yaptığını öğrenebilme şansına sahip değildim. Tek satır maç sonuçlarından Loyola’nın nasıl gittiğini çıkarmaya çalışıyorduk. Amerika hayali, Ömer’in beklentilerini karşılamadı ve oyuncumuz oradan Faruk Süren’in sponsorluğundaki Alman ekibi Satürn Köln’e geçti.


90’ların başında Ali ve Ömer Kart, Barış Kaçar, Murat Şener (rahmetli) gibi genç oyuncular Amerikan üniversitelerinde şanslarını denediler. Ancak ne gittikleri okullar onların basketbollarını geliştirebilecek kadar iyiydi, ne de bulabildikleri dakikalar onlara bir sıçrama olanağı veriyordu. İngilizcelerini geliştirip, orada belli bir basketbol kültürü edindiler, o kadar… Ali Kart eğitimine ağırlık verdi, diplomasını aldı ve halen orada yaşıyor, bildiğim kadarıyla…


Tofaş altyapısında yetişen Ali Ton, babası ve ilk antrenörü eski milli basketbolcu Necmi Ton’un gayretleriyle liseyi Amerika’da bitirdikten sonra North Carolina’daki küçük Davidson Üniversitesi’nden burs aldı. Ali 1995’te girip, 1999’da diploma aldığı Davidson’da çok parlak bir kolej kariyeri çizdi. Takımının sadece oyun kurucusu değil, saha içi lideri ve en çok asist yapan oyuncusu olmayı başardı. Mezun olduğu yıl, asist ortalaması 7.6 idi ve bu istatistikle bütün NCAA’lerde ilk ona girmeyi başarmıştı. Ali, 2008’de Jason Richards çıkıp kendisini geçene kadar, okulunun tarihinde “en çok asist yapan oyuncu” unvanını elinde tuttu. Zaman zaman Türkiye’ye geldi, altyapı milli takımlarımızda forma giydi ama bence, hak ettiği saygı ve ilgiyi burada hiçbir zaman göremedi. Derslerle basketbolun bir arada götürülebileceğini, Amerika gibi sporun çok üst düzey olduğu bir ülkede, fizik olarak yetersiz kalsa da (Ali’nin boyu sadece 1.82’ydi) hırsı, kararlılığı ve çalışkanlığıyla tutunabileceğini kanıtlayan bir öncüydü o. Ali Ton, Amerika’da yaşamayı sürdürüyor. Bugün Radford Üniversitesi’nde asistan koçluk yapıyor. Takımı, geçen yıl NCAA Turnuvası’na katılmayı başardı, çok iyi bir sezon geçirdi.


Ve geldik Engin Atsür’e… NCAA’lere ihraç ettiğimiz gençler içinde en kariyerlisi o. North Carolina State gibi, Amerikan basketbol tarihinde önemli yeri olan, şampiyonluklar yaşamış, güçlü ACC konferansının temel taşlarından olan bir okulda dört yılda 120 maçta forma giydi. Bu maçların tamamına yakınında ilk beşte başladı. Sayı ve asist ortalamalarına her sene biraz daha arttırarak, 11.3 sayı, 4.2 asist ortalamalarıyla mezun oldu. Oynadığı dört sezonun üçünde takımını NCAA Turnuvası’na taşıdı, 2005’te “Sweet Sixteen”e kadar yükseldiler. Sakatlıklarla uğraştığı son sene NIT’ye gidebildiler. Bugün North Carolia State takımı, hâlâ onun boşluğunu dolduramamış olmaktan şikayetçi. 2004’te İstanbul’a geldiğinde tanıştığım North Carolina Üniversitesi’nin efsanevi koçu Roy Williams, bir rakip olarak Engin’e ne kadar saygı duyduğunu uzun uzun anlattıktan sonra, “Türkiye’de yeni bir Engin çıktığı anda, hemen haber verin” demişti gülerek…


Yeni bir Engin çıkarmak kolay değil. Onun gibi zeki, çalışkan, görgülü, bilgili, basketbolu aklıyla oynayan, hayatın sadece basketboldan ibaret olmadığını çok erken yaşlarda özümsemiş, kendini basketboldan sonraki yaşama da en iyi şekilde hazırlayan başka kimseyi görmedim. Onu sadece attığı üçlüklerle, verdiği güzel paslarla değil, okulunu 3.25 gibi az rastlanır bir ortalamayla bitirmiş olmasına, Türkiye’yi Amerika’da en iyi şekilde temsil etmesine, İngilizcenin yanında Almanca, Fransızca ve İtalyanca konuşmasına bakarak değerlendiriyor herkes… Bu yüzden de büyük saygı görüyor.


80’li yıllara kadar yalnızca iki gencimizi gönderebildiğimiz Amerikan üniversitelerinde bugün toplam dört elçimiz var: Doğuş Balbay (Texas), Deniz Kılıçlı (West Virginia), Gökhan Şirin (Charlotte), Görkem Sönmez (Radford) hem maçlarda hem sınavlarda ter döküyor. Bir başka yetenekli gencimiz Enes Kanter de gelecek yıl Washington Üniversitesi’ne girecek…


Bizlere gurur verdiği kadar gelecek kuşakların önünü açan ve onların eğitimi açısından umutlarımızı yeşerten bir gelişme.

Yiğiter Uluğ

1 Yorum Var:

Yiğit Gökçehan KOÇOĞLU dedi ki...

Süper bir yazı Yiğiter Abi, ellerinden öperim.

Ali TON A millî takımda oynamadı mı? Neden aynı saygıyı gösteremedik?