2 Aralık 2012 Pazar

Cedevita Zagreb: 73 - Anadolu Efes: 81 (Maç Öncesi - Salondan İzlenimler)

Başlıkta falan herhangi bir yanlışlık yok, öncelikle oradan başlayayım. Zagreb'in, bende Yugo dönemlerinden kalma basketbol merkezli cazibesi, kendimi bildim bileli vardı zaten. İşin içine THY kampanyası* da girince, benim için gemileri yakmak zor olmadı. Okul da bana göre bir şey değil hem. Zagreb'de hacı olmak için en uygun maç haftasıydı, açık ara.

Takdir edersiniz ki Zagreb'de bir maç izlemek, salona girip-çıkmak kadar basit ve mazbut bir eylem sırasıyla gerçekleşmez. En azından 93' Haziran'ından, salonun adının değişmesinden sonra.

Kaldığımız otelin salona tükürme mesafesinde olması, yolda kaybedilecek zamanın başka etkinliklere dağıtılabilmesi demek. Zaten ufacık şehir merkezinde her bir tarafa tramvay hattı mevcut, bir uçtan bir uca maksimum yarım saat sürer (bkz: klişelerde boğulmak). Maçtan önce, tavsiye üzerine Drazen Petrovic'in zamanında satın aldığı "Amadeus Cafe"ye uğruyoruz. Dumanaltı olması hariç bir falsosu yok. Bir de illa "Cedevita için" dediler. Cedevita da ne; bizde bir ara çok meşhur olan Tang yok mu, hani soğuk suya karıştırılan toz? Heh, onun rezil bir tada sahip olanını düşünün. Bir de bu bayağı meşhur olmuş Yugo topraklarında. İşte, Tito zamanında komünizmin getirdiği tekelleşme nelere kadir azizim.

Neyse, sıra salonun dibindeki Drazen Petrovic Memorial Center'da. Orada çalışan bayanın işi, bana göre dünyadaki en mükemmel iş: kronolojik olarak Drazen Petrovic'in kariyerini anlatmak. Zaten çoğunu biliyorum ama yine de dinliyorum anlattıklarını. Bazen kısa kesip, "sen zaten biliyor gibi duruyorsun delikanlı" ayağına yatıyor. Sunumu dinledikten sonra, ufak müzede biraz keşfe çıkıyoruz. Girmememiz gereken bir yere yaklaştığımızı, ne kadar Hırvatça anlamasak da, aşağıdan gelen tatlı bir bayan sesiyle fark etmemiz uzun sürmüyor. Ses, Drazen'ın annesi Biserka Petrovic'e ait çıkıyor. Ben zaten iki kelimeyi İngilizce'de zar zor yan yana getirebiliyorken, kadıncağızı görünce Türkçe'yi de unutuyorum; bir "oha" bile diyemiyorum. Allah'tan Mali* iyi bu konuda da, "sizi görmek büyük onur, fotoğraf çekinebilir miyiz" falanla kurtarıyor durumu.

Müzedeki alışveriş köşesinde, Anne Petrovic'in hediye ettiği anahtarlıklar bizi kesmiyor, ben net bir 500 kuna falan bırakıyorum oraya (Türk Lirası'na çevirmek istemiyorum, annem okuduğunda bana gönderdikleri parayı kesme tehlikesini kaldıramayabilirim). Velhasıl kelam, maç saati yaklaşıyor. Bizi nelerin beklediğini bilmeden salona yollanıyoruz.

Çok erken olmasa da, salona bir şekilde giriyoruz. Ne kadar Avrupa'daki tribün anlayışı klişesini size tekrar tekrar satmak istemesem de, belirtmem gereken şeyler yok değil. İşinde gücünde derdi tasası bulunup da, basketbolla deşarj olma gibi bir gayeleri yok. Tiyatro stayla yani.

Rakip takım taraftarına sataşmak gibi saçmalıkları da yok; bir kişi hariç. Arkamızdan ilginç bir Türkçe'yle küfür eden bir abi vardı. Bir oldu, iki oldu ses çıkarmadık da, sonunda bizim üzerimize oynadığını fark edip gülüştük. Muhabbet de öyle başladı zaten. 2 ay gibi bir süre İstanbul'da tarih öğretmenliği yapmış; tahmin edin en çok öğrendiği kelimeler ne?

Neyse, hacı abi aynen devam etti döktürmeye; Türk basketbolunda sorunun mental olduğunu, Atina'da maç kazandıktan sonra Hacettepe'ye, Olin'e maç vermenin mantıklı bir cevabının olmadığını dile getirdikten sonra ben bayılmışım sanırım şaşkınlıktan, anca ayıltmışlar maç sonunda.

Bir de Avrupa'daki salonlarda en imrendiğim olayı deneyimleme şansı buluyorum; tribünde bira içmek. Zaten olay sadece merak. Yoksa ne o Pan marka bira bir şeye benziyordu, ne de o soğuk biranın şişmek üzere olan boğazıma etkisini görmezden gelmeye değdi. Ha bir de, "abi Avrupa'da bira, sudan ucuz yea" geyiğini yapan insanlar var ya etrafınızda, onlara inanın.

Neyse, Efes ilk çeyrekte Zagreb'in ekstra şutları ve 3. çeyrekteki ufak bir türbulans harici pek de zorlanmıyor. Biz de "ayağımız uğurlu geldi" diye keseri kendimize yontmak için kullandıktan sonra, mutlu-mesut otelimize dönüyoruz.

Not: Olay tamamen bundan ibaret değil tabii. Drazen'ın mezarını da ziyaret etme şansı buluyoruz. Fakat o ziyaretin bende uyandırdığı duyguları kelimelere dökemediğimden bir şey yazazmıyorum...

Amcamgillere Selam Sekansı
*THY kampanyasını bana haber veren Cemre'ye minnetarım.
*Kutsal toprakları gezdiğimiz bu mübarek günlerde beni orada yek bırakmayan Mali'ye çok teşekkürler.
*Ayrıca birçok konuda yardımı dokunan Efes yardımcı koçu Emir Alkaş abiye de teşekkürler, saygılar, hörmetler.

Henüz Yorum Yapılmamış